18 Şubat 2012 Cumartesi

Imparator Julien (Dönek Julien), Son Pagan

Julien'in Louvre Müze'sinde
bulunan heykeli
30 Nisan 332’de Konstantinopolis’te Roma Imparatorluğunun ilk hristiyan hanedanlığı olan Konstantin Hanedanlığı'nın bir üyesi olarak doğan Julien (Flavius Claudius Iulianus), 361’den 363 yılına kadar süren 18 aylık hükümdarlığının sonunda savaşta aldığı bir yara sonucunda ölürken tarihe Roma İmparatorluğu'nun son pagan imparatoru olarak geçti. Anne ve babası hristiyan olan, gençliğinde Nicomedia (bugünkü Izmit) ve Kapadokya kiliselerinde döneminin önemli din adamları piskopos Eusebius ve Mardonius tarafından yetiştirilen ama kendi çabası ile klasik felsefe kitaplarına ulaşan ve yirmi üç yaşında Atina’ya giderek neoplatonik paganizme kendini veren Julien, 330’da hristiyan olan ilk imparator I. Konstantin ile resmiyet kazanan, Roma İmparatorluğu'nun II. yüzyıldan itibaren başlayan paganlıktan hristiyanlığa geçiş sürecini tahtta olduğu 18 ay için durdurmuş ve geriye paganizme döndürmüştür. Julien büyük mücadeleler sonucunda son 30 yıldır Konstantin Hanedan'ı ile imparatorluğun resmi dini olan ve bir çok ayrıcalık kazanan kiliseyi çok kızdırır ve haliyle bir çok düşman edinir.


312 yılında İmparator Konstantin'in Milvian Savaşı'ndan bir
önceki gece gökyüzünde gördüğü haç işaretiyle paganlıktan
hristiyanlığa dönüşü
Konstantin'in Din Değiştirmesi (Rubens, 1622)
Amcası Konstantius tarafından 355 yılında Batı Bölgelerinden sorumlu imparator yardımcısı olarak atanan Julien, 357 yılında Gaul’de kazandığı savaşlardan sonra ordusu tarafından 360 yılında Paris'te imparator ilan edilir ve doğunun komutasını elinde bulunduran, o esnada Antakya’da bulunan amcası Konstantius’la savaşmak için doğuya doğru yola çıkar ama aynı esnada amcası Konstantius hastalanarak ani bir şekilde ölünce bir iç savaşa sebep olmadan tahtı alır. O dönemde Roma’nın en büyük tehdidi olan Pers İmparatorluğuna karşı savaşır, yaklaşık bir yıl boyunca ordugahını Antakya’da kurar ve o esnada imparatorluğu’da yine Antakya’dan yönetir. 363 yılında Perslilere karşı savaşırken bir mızrakla yaralanır ve birkaç gün sonra ölür, düşman tarafından değil ordusundaki bir hristiyan asker tarafından öldürüldüğüne dair savlar vardır.
İmparator olarak yaşadığı, o zamanların koyu hristiyan kenti Antakya’da kiliseye getirdiği kısıtlamalar ve pagan ibadetleri nedeniyle yerel halkla sürekli gerginlikler yaşamış ve hatta paganlığa geri dönmemeye kararlı bağnaz Antakya halkına yazdığı “Misogopon” (sakallı korkusu) adlı eserinde hristiyanlığa karşı verdiği mücadeleyi, pagan dininin güzelliklerini, klasik felsefe ve entellektüel aydınlanmayı anlatır, aslında eserin satır aralarında hristiyan Antakya halkına kızgınlığı ve hayal kırıklığı vardır.
Julien'i öldürerek hristiyanlığı
kurtardığına inanılan Kapadokyalı
Aziz Merkürüs
 

"Neden hala Meryem'i Tanrı'nın anası olarak anmaktan vazgeçmiyorsunuz? Ya bugün İshak gelse ve ben Bakire'den doğan Tanrı'nın ilk ve sevgili kuluyum, tüm yaradılanların ilkiyim dese ne diyeceksiniz?"
Julien, Misopogon, 362, Antakya. 

O zamanlarda pagan dinlere inanan, eski zamanlara dönmek isteyen klasik felesefe taraftarları bir “siyasi sembol” olarak antik çağın filozofları gibi sakal bırakırken, yeni akım hristiyanlar ise traş olurlarmış, kitabının ismi “sakal korkusu” burdan gelir. İnsanlık hiç değişmemiş, demek ki bundan 1700 yıl öncede saç ve sakalla ilerici ve gerici olunabiliyormuş. Neyse konumuza geri dönelim, Julien çocukluğunda piskopos Eusebius ve Mardonius'dan aldığı sıkı din eğitiminden sonra, on sekiz yaşında kilisede görev almış biri olarak eski ve yeni ahiti son derece iyi biliyordu, "öteki"leştirilmiş bir konuya değil kendisinin de bir zamanlar bir parçası olduğu bir cemaate yaptığı eleştiriler bu sebeple oldukça kuvvetlidir. Kitabında kendi hayatının ilk yirmi yılını hristiyan olarak geçirdikten sonra son oniki yılda doğru yolu, güneş tanrısı Helios'un yolunu yani paganlığı seçtiğini söyler. (Aşağıdaki Bronnikov'un tablosunun güzelliğine, öndeki pagan rahibin İsa'ya benzerliğine dikkatinizi çekerim) 

Julien gibi Helios'a yani Güneş'e tapan paganlar.
(Pitagorasçılar Güneşin Doğuşunu Kutluyor, Fyodor Bronnikov, 1869)
Antakya'ya geçmeden önce Konstantinopolis'te imparator olarak geçirdiği 5 ayda son derece verimsiz, pahalı ve yolsuzlukla idare edildiğini düşündüğü devlet işlerini düzeltmeye ve bürokrasiyi azaltmaya çalışır. Çeşitli kaynaklarda kendini halkı ve senatosu ile muhattap olmayan yüce bir imparator değil, "primus inter pares" yani "eşitler arasında ilk gelen" olarak gördüğü, kanunları dikte etmek yerine senatoya giderek senatörleri ile tartıştığı anlatılır. Hristiyanlıktan paganlığa geçmesi nedeniyle “Dönek Julien” denmesinin yanı sıra klasik felsefeye olan düşkünlüğü nedeniyle “Filozof Julien” olarak da anılır. Ben Julienin kendisinden önceki imparatorlardan yaşam ve etikle ilgili yazıları “Düşünceler” adı altında yayınlanan, “Filozof Imparator” Markus Aurelius’a benzediğini düşünüyorum, her ikisi de klasik düşünceye kendini adamış, Platon’un kendilerinden yüzyıllar önce söylediği: “filozoflar devlet adamı yada devlet adamları filozof olmalı” idealini gerçekleştirmişler. Entellektüel birikim ve yönetim becerisi gibi aynı insanda genelde bir araya gelmeyen iki nadir özelliğe, aynı anda sahip olan ender insanlardan olduklarını düşünüyorum. Bütün bu iyi yönlerine rağmen, Julien ile ilgili yapılan en önemli eleştiri elitist ve despot yapısıdır, kendisinin de üyesi olduğu klasik eğitim almış elit pagan zümreyi her zaman fakir ve eğitimsiz gördüğü hristiyanlardan üstün görür, paganlığı halka zorla dayatır, halbuki o zamanlar hristiyanlık zaten tam da bu sebepten taraftar toplamaktadır. Julien'in elitist filozof ve despot tarafı daha sonra tam olarak aynı biçimde XVIII. yüzyılda Avrupa'da "Aydınlanmacı Despotizm" adıyla vuku bulur. Rusya'da II. Katrina, Avusturya'da II. Joseph, Fransa'da VII. Louis bugün batı medeniyetinin üzerine kuruluduğu akılcılığa ve aydınlanmaya inanmış ve bunu halklarına çaresizce dayatmışlardır. Aydınlanma ve despotizmin gibi iki ayrı uçtaki kelimelerin tarih boyunca yanyana gelişi insanlığın önemli paradokslarından biridir, malesef ilerleme despotizm olmadan gerçekleşmemekte gibi görünmektedir. 

İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin bahçesinde bulunan mezarı
Kendisinden sonra tahta, ilk icraatı kiliseye ayrıcalıklı pozisyonunu geri vermek olan hristiyan Jovian geçmiş ve Roma bir daha hiç bir zaman pagan olmamak üzere hristiyanlaşmıştır. Ölmeden önce son sözlerinin "sen kazandın Galileli (isa)" olduğu iddia edilir. Antik çağın paganları ilk hristiyanlar için Galileli dermiş, Galileli Judas ve arkadaşları Romalılara vergi vermeyi reddeden, sonları ölümle biten Yahudiyeli asilerdir. Klasik felsefe düşkünü, entellektüel ve aynı zamanda iyi bir devlet adamı (biraz da despot) olan bu antik Don Kişot eğer başarılı olsa ve Roma'yı paganlığa geri döndürmeyi başarsaydı ne olurdu diye düşünmeden edemiyor insan, acaba insanlık ortaçağı hiç yaşamaz mıydı?

Click here for English

4 Şubat 2012 Cumartesi

John Palaiologos VIII ve Floransa 1439 Katolik Ekümenik Konsülü


John Palaiologos VIII, Floransa ziyareti sırasında
Benozzo Gozolli tarafından yapılmış resmi (1439)

Palaiologos'lar Bizans'ı 1260 yılından 1453 yılına kadar yöneten, küçülme ve çöküş döneminde başta bulunan  hanedandır, John Palaiologos ise bu hanedanın sondan bir önceki, 29 Mayıs 1453 günü surlarda Fatih'in ordusuna karşı savaşırken can verdiğine inanılan son Bizans imparatoru Konstantin XI. Palaiologos'tan bir önceki imparatordur.

John Palaiologos VIII 1422 yılında II. Murat'ın Konstantinopolis kuşatmasından şehrini teslim etmeden kurtulmuş ama Osmanlılar'ın gittikçe artan tehdidine karşı 1439 yılında Floransaya giderek Katolik Kilisesi ve Avrupa ile destek bulabilmek umuduyla uzlaşmayı denemiştir. Katoliklik ve Ortodoksluk arasındaki dogmatik farklılıkları ortadan kaldırmak ve iki kiliseyi birleştirmek amacıyla Ferrera Floransa'da Papa VI. Eugene ile aralarında Bizans imparatoru John ve Konstantinopolis Patriği'nin de olduğu 700 delegenin katıldığı katolik ekümenik konsülünde başlıca tartışılan konu "filioque" yani her iki mezhepte farklı yorumlanan Yüce Ruh, İsa ve Tanrı'nın "üçlük" ilişkisinin biçim ve içeriği olmuştur. 


1439 Ferrera Floransa Katolik Ekümenik Konsülü

John Palaiologos Ortodoksluğun temel farklılıklarını yok saymak pahasına krallığını (yıl 1439 itibarıyla artık Bizans'a imparatorluk değil küçük bir krallık demek daha uygun olur diye düşünüyorum) korumak için, niyeti uzlaşmak değil köşeye sıkışmış Bizans'ı ve Ortodoks Patrikliğini dize getirmek olan konsülün karar metnine Papa Eugene ile birlikte imza atmıştır (Cyril Mango'nun The Oxford History of Bizantium adlı kitabında belgenin imzalı orijinalinin resmi bulunmaktadır). Halkını ve şehrini yaklaşan Osmanlı tehdidine karşı korumak için katolik batının yardımını alabilmek uğruna altına imza attığı ortodoksluğu bir nevi katolik romaya bağlayan "sözleşme" ortodoks doğu kiliselerinde hiçbir zaman kabul görmemiş, keza Batı'da söz verilen haçlı seferlerini (ki sonuncusunda Kudüs'e gitmek yerine Papa'nın emriyle Konstaninopolis'i işgal etmişlerdir) ya da askeri yardımları hiçbir zaman göndermemiş, sapkın adlettikleri Ortodoks Bizanslıları Osmanlılarla kaderlerine terk etmişlerdir. 

Bu noktada John Palaiologos'un yeri geldiğinde kendi kilisesi ve halkını karşısına alarak verdiği büyük uğraş yadsınamaz, bu Floransa yolculuğunun sonuna doğru karısı Trabzonlu Maria vebaya yakalanarak ölmüş fakat bu John'dan saklanmış, kışın ortasında Aralık ayında denizden yapılan geri dönüş yolu boyunca saklanan gerçeği imparator şubatta Konstantinopolis'e dönünce öğrenmiştir. 1448 yılında şehri düşmeden 5 yıl önce ölmüş ama her iki tarafın da imzalanmasından sonra geçersiz saydığı Floransa konsülü bildirgesi nedeniyle ömrünün geri kalanını kendi halkı ve kilisesi tarafından hain olarak suçlanarak geçirmiştir. Konsülden 14 yıl sonra, 29 Mayıs'ta şehir düşerken Papalık tarafından John'a söz verilen askeri yardım hiçbir zaman yola çıkmamıştır.

31 Ocak 2012 Salı

Fethiye Camii, Teotokos Pammakaristos Kilisesi

 
Fethiye Camii - Pammakaristos Kilisesi

Fatih, Çarşamba'da Haliç'e yukarıdan bakan bir tepenin üstündedir. Sahilden Çiçekli Bostan sokaktan yürüyerek çıkılabilir ya da Adnan Menderes Bulvarı'ndan Akşemsettin Caddesi üzerinden Haliç yönüne yürüyerek de ulaşılabilir (http://g.co/maps/3x9aq). Kilisenin tam adı Teotokos Pammakaristos'tur, Teotokos "Tanrı anası (Meryem Ana)", Pammakaristos ise "Ulu, Yüce" demektir.
Kilise'nin yapım yılı ile ilgili çeliskili bilgiler var, bazı kaynaklar XI. yüzyılda Michael IV. Ducas zamanında yapıldığını söylerken bazıları ise daha eski olduğunu, VIII. yüzyıldan kaldığını söylemektedir. En kesin tarih verebilen sınırlı sayıdaki kaynakda ise 1292'de Ioannes Komnenos ve karısı Anna Doukaina tarafından yaptırıldığı söylenen yapı, Geç Bizans, Palaiologos mimarisinin en güzel örneklerinden biridir.

İstanbul'un Osmanlı tarafından alınmasından sonra 1556'dan 1586'ya kadar Rum Ortodoks Patrikliğine ev sahipliği yapmış, 1591 yılında ise III. Murat zamanında, Gürcistan ve Azerbeycan'ın fetihleri anısına adı Fethiye Camii yapılarak Camiye dönüştürülmüştür. 1955 yılında Amerikan Bizans Enstitüsü tarafından restore edilmiştir. Şu an yapının büyük olan kısmı cami sonradan XIV. yüzyılda şapel olarak eklenen küçük olan kısmı ise müze olarak kullanılmaktadır. Patrikhane olarak kullanıldığı yıllarda Fatih'in şehri alışının hemen akabinde büyük bir törenle patrik ilan ettiği, teoloji dışında batı felsefesi konusunda da bir uzman, koyu bir Aristocu felsefe taraftarı olan Patrik Gennadius yaklaşık 6 yıl burada Patriklik yapmış. Bu süre zarfında Fatih O'nu burada sıksık ziyaret edermiş, ikili çeşitli konularda uzun uzun konuşur, tartışırlarmış. Gennadius ve Fatih beraberce Osmanlı devletinin içerisinde sonraki yüzyıllar boyunca Ortodoks Rumların konumunu belirleyecek olan prensipleri beraberce oluşturdular. 

Pantokrator İsa ve eski ahitin 12 havarisi

İç duvarlarının çoğu cemaate yer açmak için yıkılmasına ve kalan dış cephe duvarlarınında kazınması ve boyanması sonucunda olması gerekenden geriye çok azı kalmış olsa da İstanbul'da Kariye ve Aya Sofya'dan sonra en fazla mozaiğe sahip Bizans kilisesidir.

Kilise içindeki en önemli ve en güzel mozaik ana kubbe içindeki Pantokrator İsa ve eski ahitin 12 havarisinin resmedildiği, İsa'nın ortada, havarilerinin çevresinde dizildikleri, bakarken insanda büyük hayranlık uyandıran mozaiktir. Bu mozaikte İsa Hristiyan ikonografisinin başlıca konseptlerinden olan, (kelime kökeni olarak musevilikteki "yüce" ve "ulu" benzeri tanrı isimlerinin ve tanımlarının İbranice incilin eski Yunancaya çevrilmesi sırasında ortaya çıkmış olan) "Pantokrator" biçiminde çizilmiş. Aya Sofya'daki büyük İsa ikonu da yine "pantokrator" konseptindedir. Eski ahitin 12 havarisinin resimlerinin üzerinde yunanca isimleri, ellerinde tuttukları yazılarda ise aşağıdakiler yazılıdır:

Isaiah - "Görüyor musun? Tanrı bulutların üstündedir" ,
Oses - "Tanrım, sen yaradanların yaradanı, tanrıların tanrısısın"
Jeremiah - "O bizim efedimizdir, hiçbirşey onunla karşılaştırılamaz"
Zephaniah - "Dünya benim kıskanlığımın atşi ile yanacak"
Micah - "efendimizin evi tepenin üstünde yükselecek"
Joel - "Merak etme, dünya yeniden mutlu bir yer olacak, efendimizin yaptığı güzelliklerle"
Zechariah - "Ev sahibinin efendisinin dağı"
Obadiah - "Fakat Kudüs'ün tepelerinde güvende olacak"
Habakkuk - "Ah Efendimiz, sesini duydum"
Jonah - "Ve benim dualarım sana ulaşır"
Malachi - "söylediğim gibi, havarimi göndereceğim"
Ezekiel - "Ve tüm yaşayan inançlılar gittiğinde"

Bu mozaik dışında İsa'nın vaftizini anlatan bir büyük mozaik ve ayrıca irili ufaklı genelde azizlerin resmedildiği mozaikler bulunmaktadır.
Click here for English

30 Ocak 2012 Pazartesi

Küçük Ayasofya Cami, Aziz Sergius ve Bakkus Kilisesi

Kumkapı'da Sultanahmet Meydanın'dan aşağıya iner inmez demir yoluna bitişiktir, demir yolunun öbür tarafı sahil yolu ve denizdir. Sahilden Eminönü yönünden gelirken Kumkapı'ya giren demiryolunun altından, tünelden geçer geçmez ilk sola girildiğinde 100-150 metre kadar ilerdedir (http://g.co/maps/emx4j ).

536 yılında İmparator Justinianos ve eşi İmparatoriçe Teodora tarafından Aziz Sergius ve Bakkus adına yaptırılmıştır, mimarının kim olduğu bilinmemektedir ama hemen öncesinde yapılmış olması ve adeta dış görünüş olarak (iç yapısı oldukça farklıdır) bir küçük kopyası olması nedeniyle Türkçe ismini de borçlu olduğu Aya Sofya'nın mimarları olan Miletli İsidorus ve Aydınlı Antemius tarafından yapılmış olması büyük olasılıktır. İç yapısındaki farklılıklar bir kenara bırakılacak olursa, kendisinden 5 yıl sonra yapımına başlanan Aya Sofya'nın bir ön "prova"sı olması gayet mantıklıdır. "İstanbul Gezi Rehberi"nde, Murat Belge kilisenin kareye yakın bir dikdörtgen üzerine oturan oldukça değişik kubbesinin ve mimarisinin ne derece "doğurgan" olduğundan bahseder: Justinianos'un başarılı geçen İtalya seferi sonrasında Ravenna'da 547 yılında yaptırdığı mozaikleri ile meşhur San Vitale Katedrali'nin planı, Küçük Aya Sofya kilisesinin birebir eşidir ve sonrasında Büyük Karl'ın (Charlemagne) 805 yılında yaptırdığı Aachen Katedrali'nin de planı San Vitale'nin planı kopyalanarak yapıldığı için Küçük Ayasofya ile aynıdır ama asıl ilginç olan ise Mimar Sinan'ın 1574'de  Edirne'de yaptığı Selimiye Camii'nin Küçük Ayasofya ile aynı plana sahip olmasıdır. Dünya'nın iki ayrı köşesinde, iki ayrı kültüre ait görünüşte birbirine hiç benzemeyen Aachen Katedrali ve Selimiye Camii'nin bu küçük mütevazi kiliseden türemiş olması insanı şaşırtır.

Küçük Ayasofya
Justinianos'un tahta çıkmadan önce kaldığı, kendisinden önce üvey kardeşi Pers Kıral'ı Şapur tarafından esir alınınca Konstantinopolis'e kaçıp Konstantin'e sığınan Pers Prensi Hormizd'in kaldığı, isminide burdan alan Homisdas Sarayı'nın bahçesine inşa edilmiştir. ilerleyen zamanlarda yanına bir de manastır eklenen yapı, çok uzun yıllar Konstantinopolis'in Aya Sofya ile birlikte en önemli dini yapılarından biri olmuştur.



İmparator Justinianos /
San Viatale Katedrali mozaikleri
Makedonya'nın Toresuim köyünde (bugünkü Köstence) basit bir köylü ailesine doğmuş olan Justinianos gençken imparator Anastasius'a (bazı kaynaklarda bu olayın amcası Justin ile aralarında geçtiği yazılı ama bence bu hayatı boyunca onu desteklediği söylenen amcası değil bir önceki imparator Anastasius ile aralarında geçmiştir) komplo kurmak suçuyla hapse atılır ama bir süre sonra Anastasius onu bağışlar ve hapisten çıkar. Hikaye buya: Anastasius gece rüyasında Aziz Sergius ve Bakkus'u görür, azizler Justinianos'un suçsuz olduğunu söylerler imparatora, O da ertesi sabah bağışlar Justinianos'u. Bu olay gerçekten de İmparator Justinianos'un hayatında bir dönüm noktasıdır, hapiste ölecek iken son anda çıkar, sonrasında imparator olur ama sıradan bir imparator değil, çoğu tarihçinin üzerinde hemfikir olduğu üzere geç antik çağın en büyük imparatorarından biri olur. Öldüğünde geriye yaklaşık 1000 yıl dünyanın en yüksek kubbesine sahip olacak Aya Sofya Kilisesini, hala tüm dünyada hukuk öğrencilerine ilk yıl temel ders olarak okutulan bugünkü hukukun temelini oluşturan Roma Huku'nu (Corpus Juris Civilus) ve nerdeyse Akdeniz'in tüm çevresini saran bir imparatorluk bırakır. Tarihçi Prokopius'a göre fahişe olan "dansöz" karısı Teodora ile bütün itirazlara karşı evlenebilmek için verdiği mücadele ("imparator alt sınıftan bir eş seçemez" maddesini binbir itiraza rağmen kanundan çıkarttırmıştır) ve ömrü boyunca sadakati ve aşkı ise başlı başına ayrı yazılara konu olur.

Gelelim Aziz Sergius ve Bakkus'un hikayesine ki bence kilisenin hikayesinden çok daha ilginçtir. Sergius ve Bakkus imparator Galerius Maximianus'un ordusundaki iki üst düzey Romalı subaydır, gizli hristiyanlardır ama birgün Jupiter tapınağındaki bir törene katılmayı reddedince hristiyan oldukları ortaya çıkar, önce ceza olarak ayaklarına zincir takılıp, kadın kıyafetleri gidirilerek şehirde gezdirilirler ama sonrasında dinlerinden dönmeyi reddince ağır işkenceler altında can verirler ve din şehidi aziz mertebesine kavuşurlar.


Ordudaki askerlerin koruyucusu olan ve özellikle Suriye ve Hristiyan Arap kiliselerinde oldukça benimsenen bu iki silah arkadaşı azizin "dostluğu"nun boyutu üzerine bir çok yorum yapılmış, aralarında dostluğun ötesinde bir duygusal bağ olduğu iddia edilmiştir zira yandaki ikonada da azizleri pek bir manidar resmetmişler.

Neyse kilisemize geri gelelim, Aziz Sergius ve Bakkus kilisesi İmparatoriçe Teodora'nın Hristiyan teolojide bir dönüm noktası olan 451 yılı Kalkedon (Kadıköy) Konsülü kararlarını ve dolayısıyla Diofizit inancı benimseyen kocası Justinianos'un aksine Kuzey Afrika'da yaşadığı yılların etkisiyle olsa gerek Monofizit inanca sahip olması nedeniyle, imparatorluğun dört bir yanından gelen baskıya maruz kalan monofizitler Teodora'nın korumasında bu kilisede kalırlar.



1453 yılında Osmanlı'nın şehri almasıyla bir süre statüsü değişmeyen kilise II. Beyazıd zamanında sarayın hadım ağası Hüseyin Ağa tarafından camiye çevrilir, Küçük Ayasofya Camii adını alır ve içindeki resim ve mozaikler boya ile kaplanır. 1600'lü yıllardaki depremde hasar görür, 1740 Yılında veziri azam Hacı Ahmet Paşa tarafından onarımdan geçirilir ve 1762 yılında ilk minaresi eklenir. Bugün artık en büyük sorunu hemen yanıbaşından geçen banliyö tren hattının yarattığı titreşim ve sarsıntılardır.



Hala cami olarak kullanıldığından içerisinde hiçbir mozaik yada resim bulunmamaktadır. Fakat sütunlarının mermerleri ve muhteşem sütun başları apayrı bir zamandan kaldığını, bir cami olmadan önce başka bir zamana ait, bambaşka ve çok güzel bir şey olduğunu bakmayı bilen gözlere anlatır. Taş işçiliğinin inceliği ve güzelliği insanda hayretler uyandırır, ister istemez Justinianos ve Teodora'nın zamanında içinin Kariye gibi yerden tavana rengarenk mozaiklerle süslü olduğu günlerini insan hayal eder.

29 Ocak 2012 Pazar

Blakernai ve Tekfur Sarayı, Porfirogenitus Sarayı

Blakernai Konstantinopolis'in Teodosius surlari içinde kalan, şehrin en kuzeybatısında yer alan semtinin adıdır. Şehrin imparator II. Theodosius döneminde yapılan, Şehri Galata dahil 14 mahalleye bölen ve üzerindeki önemli yapıları gösteren şehir planında (Notitia Urbis Constantinopolitanae) 14. mahalle olarak gösterilen, bugünkü adı, Fatih, Edirnekapı olarak geçen mahallesinin eski adıdır.

Notitia Urbis Constantinoplitanae
Blakernai IV. yüzyılda Theodosius surları inşa edilince hemen yakınındaki adı "sur dışındaki, şehir dışındaki, kırlardaki" manasına gelen Kariye Kilisesi gibi sur içine dahil olmuş ve şehrin bir parçası olmuştur, bunun öncesinde Konstantin Surlarının dışındayken de hemen yanıbaşındaki Kariye Kilisesinden de tahmin edebileceğimiz üzere muhtemelen faal bir yerdi. Bu tepenin hemen eteklerinden çıkan, IV. yüzyılda Bizans Prensesi Pulkeria'nın yanına kilise yaptırdığı (bugünkü Mustafa Paşa Bostanı Sokakta bulunan Meryem Ana Kilisesi), sularının şifalı olduğuna inanılan bir pınar vardı. Bugün ortodoksların kutsal olduğuna inandığı bu pınarlara biz Türkçe ayazma diyoruz, yunanca kutsal "Hagia" ve su "Ma" kelimelerinin birleşiminden geliyor "Ayazma" kelmesi. Şifalı olduğuna inanılan bu ayazma halen Meryem Ana Kilisesinin içinde bulunuyor, bu su ile gözleri yıkamanın insanı günahlarından arındırdığına da inanılıyor, çeşmenin üzerinde yunanca " "Nipson anomemata me monan opsin" ("Sadece gözlerini değil günahlarını da temizle") yazıyor.
Tekfur Sarayı Kuzey Cephesi

Yapımına VI. yüzyılda başlanan Blakernai Saray kompleksi, şimdi içine Tekfur Sarayı'nı da alacak biçimde teraslar üzerine kurulu birçok yapıdan oluşuyordu. Blakernai Sarayı giderek şehrin güneyindeki asıl saray olan Büyük Saray'ın yerini alır, özellikle Komnenos Hanedanı zamanında giderek daha çok yatırım yapılan saray Latin istilası sonrasında tekrar kurulan Bizans'ın ve Palaiologos Hanedanı'nın asıl sarayı olmuştur. Konstantinopolis Osmanlı İmparatorluğu'nun eline geçtiğinde Bizans Hanedanı'nın ana sarayı burası idi. 


"Tekfur Palace Constantine Tabelası"
 XIII. yüzyılın sonlarında, İmparator Konstantine Palaiologos tarafından Blakernai saray kompleksinin bir parçası olarak yaptırılan Tekfur sarayı Theodosius surlarının hemen yanında Edirnekapı'dadır. Haliç'ten yukarı yürüyünce, 500-600 metrelik yokuşun tepesinde, surlara bitişik ve malesef harap bir şekilde bulabilirsiniz ( http://g.co/maps/pqgyk ). Saray dünyadaki günümüze ulaşmış birkaç seküler (kilise, manastır gibi dini amaçlı yapılar dışında kalan) Bizans mimarisi örneklerinden biridir. Sarayın eski adı Porfirogenitus (Porphyrogenitus) sarayidir: Porfirogenitus, yunanca imparatorluk soyundan gelen anlamında, "morda doğmuş" demektir. Türkçe "Tekfur Sarayı" dememiz ise osmanlıca Tekfur'un Bizans valisi anlamına gelmesindendir, yani bir nevi "Bizans Vali Konağı". Tekfur Sarayı Blakernai saray kompleksinin günümüze kalan en önemli ve hatta tek parçasıdır.

Bilgilendirici Tabela: Tarihi eserin bizzat
üzerine sprey boya ile adını yazmak

Tekfur Sarayı Osmanlı Kuşatması sırasında surlara bitişik olması nedeniyle ağır hasar görmüş ve şehrin Osmanlılar tarafında alınmasının akabinde sırasıyla sultanın hayvan çiftliği, kerhane, çanak çömlek atölyesi, musevi aş evi ve sığınağı ve en son olarakta 19. yüzyılda şişe fabrikası olarak kullannılmış ve terk edilmiştir.
Yapısında kullanılan tuğla ve taşlar, kemerleri ve sutünlarıyla geç bizans mimarisinin en güzel ve az sayıdaki örneklerinden biri olan bu yapı sözde "restorasyon" nedeniyle yaklaşık son 2 yıldır kapısı kilitli olarak halka kapalı tutuluyor. Ayrıca hiçbir tanıtıcı yazı veya tabela yok sadece bir panoya ve "yapının üzerine", evet sarayın doğu kapısının üzerine mavi sprey boya ile "tekfur palace" yazılmış, yazan nasıl bir suç işlediğini daha yazarken hissetmiş olmalı ki, tam ortasına da şirin gözükmek için olsa gerek bir kırmızı kalp çizmiş. 


16 Şubat 2011 Çarşamba

Doğu Roma mı? Bizans mı?

Bugün Yunanlılara Rum, Yunancaya Rumca diyoruz. Türkler Yunanlılarla ya da belki Doğu Roma halkı ile demek daha doğru olur, ilk defa Anadoluya geldiklerinde karşılaşırlar, o zaman Roma ülkesi (“Diyar-ı Rum”) olarak anılan bu topraklarda yaşıyan halk kendine yunanca Romalı yani “Romaioi”, yaşadıkları topraklara, yani bugünkü Anadolu’ya ise Romania (“Roma ülkesi”) diyordu.

Fakat ne ilginçtir ki, yine bugün kendine Romalı diyen bu halka Bizanslı, (Doğu) Roma İmparatorluğu adını verdikleri devletlerine ise Bizans İmparatorluğu adını veriyoruz. Gerçek şu ki bu insanlar kendilerine ya da devletlerine hiçbir zaman Bizanslı dememişler, başkentlerinin tarihi adının Bizantium olmasından öte, böyle bir kelime bile duymuş olduklarını sanmıyorum, onlar ülkelerinin yıkıldığı 1453 yılına kadar Roma İmparatorluğu'nda yaşayan Romalılardı, ölürken birgün ilerde Bizanslı olarak anılıcaklarını bilseler herhalde çok şaşırırlardı.

Hieronymus Wolf 1516-1580
Bizans'ın isim babası
Doğu Roma yıkıldıktan sonra dünyada adı değiştirilen tek devlet olsa gerek, örneği varsa da ben bilmiyorum. Herşey Alman tarihçi ve araştırmacı Hieronymus Wolf’un 1537 yılında yeni kurulan Augsburg kütüphanesi müdürü olması ile başlar, ana ilgi alanı Antik ve Ortaçağ Yunan eserleridir ve Venedik’ten gelen 100’e yakın Yunanca el yazması eseri Almanca’ya çevirerek çağdaşı Avrupalılar için ulaşılabilir hale getirir. 1557 yılında Yunan tarihi üzerine yazdığı büyük eseri Corpus Historiae Byzantinae adı ile yayınlar ve tarihte ilk defa  Doğu Roma imparatorluğu’nu Bizans olarak tanımlar.  Burda kastetmek istediği başkenti Konstantinopolis olan Doğu Roma’dır ve bunun için ilginç bir yol seçer ve Doğu Roma yerine şehrin tarihi ismi olan Bizantium’dan devşirme Byzantinae kelimesini türetir.

17. yüzyıl başında Fransa Kralı 14. Louis bilinen tüm Doğu Roma imparatorluğu çalışmalarının birleştirilerek derlenmesini ister ve dünyanın dört bir yanından o zamanlar bilinen başlıca Roma tarihi uzmanlarını biraraya getirir. Wolf’un Corpus Historiae Byzantinae’sı temel alınarak yapılan çalışma 34 ciltlik dev bir esere dönüşür ve adı da yine aynı şekilde konur ve böylece Doğu Roma’nın Bizans olarak isimlendirilmesi bir nevi resmiyet kazanır.

Montesquieu 1689-1755
Batı Roma'yı erdem,
Doğu Roma'yı entrika ile özdeşleştirdi
1548’de yazdığı Yasaların Ruhu (The Spirit of the Laws) ile Amerikan anayasasının en büyük ilham kaynaklarından biri olmuş, 1534’te yazdığı  Roma İmparatorluğunun Yükseliş ve Çöküşünün Nedenleri Üzerine (Considerations On The Causes Of The Greatness Of The Romans And Their Decline) isimli eseriyle Napoleon’un aynı Roma gibi tüm dünyayı bir imparatorluk altında birleştirmek benzeri ütopik hedefinin ilham kaynağı olan aydınlanmacı akımın öncülerinden Montesqieu bütün eserlerinde  yükseliş ile ilgili kavramları Batı, çöküş ile ilgili  kavramları Doğu ile ilişkilendirir. Aynı şekilde aydınlanmacı yazar Edward Gibbon da Roma İmparatorluğu’nun Yükselişi ve Çöküşü (The History of the Decline and Fall of the Roman Empire) adlı eserinde ağırlıklı yükü hristiyan olmasına bağlayarak ama yine de bütün bilgelik ve büyüklüğü Batı’da bütün yolsuzluk, entrika ve çöküşü Doğu'da toplayarak sonuçlandırır.


Edward Gibbon 1737-1794

Her iki aydınlanmacı yazar ve öncüsü oldukları diğer aydınlanmacılar Avrupa’da monarşinin bittiği, demokratik parlementer sistemlere geçildiği bir esnada, siyaset felsefesi ile ilgili çığır açıcak çalışmalar yaparken aynı zamanda devlet yönetiminin rönesansını Batı Roma’nın erdemleri üzerine kurup çöküşünü ise gittikçe hristiyanlaşan Doğu Roma’ya mal ettiler, Amerikalı Tarih profösörü Clifton R. Fox’un “what if anything is a byzantine” yazısında da bahsettiği gibi. Grek, latin ve roma gibi soylu kelimeleri başkenti Konstantinopolis olan imparatorluğa yakıştıramayınca ortaya şehrin ilk adına referens veren Bizans ismi çıktı, böylece batı düşüncesinin üzerine kurulduğu Roma İmparatorluğunun erdemi ve başarısı Batı’da Roma adıyla, çöküş ve yolsuzluğu ise Doğu’da Bizans adıyla anılarak bir şekilde greko-romen kültürünün adı da aklanmış oldu. Aydınlanmacıları da bir bakıma anlamak mümkün, kolkola girmiş monarşi ve katolik kilisesine karşı verdikleri son derece haklı mücadelede Roma'nın hristiyan kısmını değil pagan kısmını örnek almaları son derece doğal ama keşke bu Doğu'nun hakkını ismini bile değiştirecek kadar gasp ederek olmasaydı. 

Roma imparatorluğu kuruluş tarihini milattan önce 44, Başkentin Roma’dan Konstantinopolis’e taşınması 332, Doğu ve Batı olarak ayrılış tarihini 395, batının çöküş ve doğunun tek imparatorluk olarak kalış tarihini 475 (Roma’nın Vizigotlar tarafından yağmalanışı) ve çöküş tarihini milattan sonra 1453 yılı olarak kabul edersek bence 1500 yıllık tarihinde inişli çıkışlı da olsa askeri, ticari ve kültürel olarak en kuvvetli zamanlarını başkentinin Konstantinopolis olduğu 332 ve 1453 yılları arasında Doğu Roma İmparatorluğu adı altında yaşadığını düşünüyorum, imparatorluğun son yıllarında iyice küçülmüş olduğu, güçsüz düşerek yıkıldığı gerçeği yadsınamaz ama yine de bu tüm olumsuzlukların Doğu Roma’ya yüklenmesini haklı çıkartamaz, Avrupalı çağdaşları ortaçağın karanlığı içinde kalmışken, Konstantinopolis zaman zaman 500.000 kişiyi bulan nüfusuyla, tüm Akdeniz çevresinde Bilim, Kültür ve Sanatın başkentiydi. Bugün ise ne yazık ki Bizans adı nerdeyse tüm dillerde yolsuzluk ve entrika ile beraber anılıyor.

Click here for English

13 Şubat 2011 Pazar

Milyon Taşı

Milion Taşı, Kilometre Taşı, Milion Stone, Μίλ(λ)ιον
Eminönü'nden yürüyerek Sultanahmet Meydanına çıktığınızda, Yerebatan Sarnıcı'nın girişinin bulunduğu sokağın ağzını geçer geçmez, sağınızda 18-20 metre yüksekliğinde taştan bir küçük kule görürsünüz, Milyon Taşı bu taştan kulenin tam yanındadır (Google map linki). Mermerden 4-5 metre yüksekliğinde dikdörtgen prizma şekilli bir kalıntıdır, 1967-68 yıllarında üzerindeki yapılar yıkılınca gerçekleştirilen arkeolojik kazılar sırasında bulunmuş Milyon Taşı’na ait bir parçadır.
Milyon Taşı’nı temsil etmesi için tekrar dikilmiştir.  Yanındaki taştan kule ise 16. yüzyılda inşa edilmiş, Osmanlı’dan kalma bir su terazisiymiş, yapımı sırasında anıt su terazisini yapanlara göre engel oluşturmuş olmalı ki su terazisini yapabilmek için zaten oldukça eskimiş haldeki anıtı tamemen yıkmışlar, anıt yaklaşık 400 yıl boyunca tamamen kaybolmuş. Bu anıtın kalıntılarıyla ilk buluşmanızda geçmişini biliyorsanız şimdiki hali bir parça hayal kırıklığı yaratabilir, İstanbul Belediyesi'de aynı şeyi düşünmüş olmalı ki anıtın önüne "Bu taştan sütun bir zamanlar imparatorluğun tüm köşelerine uzunlukların ölçüldüğü bir Bizans zafer takından geriye kalan tek şeydir" yazmış.

"This stone pillar is all that remains from a Byzantine triumphal arch from which
road distances to all corners of the empire were once measued. Date IV. century AD


Birinci Konstantin, Annesi ve ortalarında
Hz: İsa'nın çarmıha gerildiği iddia
edilen gerçek haç
("True Cross")
Anıt 4. yüzyılda şehre adını vermiş Birinci Konstantin tarafından dikilmiş, Konstantin hristiyanlığı kabul eden ilk Roma imparatorudur ve yeni baştan kuracağı imparatorluğun başkenti için pagan geçmişiyle özdeşleşmiş Roma’nın uygun olmayacağını düşünür ve imparatorluğuna yeni, hristiyanlaştırabileceği bir başkent seçer, burası özel konumu ile ticaret yollarının ve o zaman ki Doğu Roma imparatorluğunun coğrafi olarak tam ortasında duran küçük yunan şehri, kurucusu Megaralı komutan Bizas’ın adını taşıyan Bizantium’dur. Konstantin bu küçük şehri Roma İmparatorluğunun yeni başkenti yapar ve adınıda Yeni Roma (“Nova Roma”), Konstantinopolis (“Konstantin’in Şehri) koyar. İmparatorluğun başkenti Roma iken eski Roma’nın merkezi forum’da Roma imparatoru, bugünkü Ağustos ayının isim babası (“Caesar Augustus”) İmparator Agustus tarafından dikilen Milliarium Aureum yani altın kilometre taşı (“golden milestone”) varmış, anıt sıfır noktası kabul edilirmiş ve üzerinde imparatorluğun önemli şehirlerine olan uzaklıklar yazılıymış. O zamanlarda Roma imparatorluğu dışındaki devletler henüz yol ve su kemeri gibi temel medeniyet ölçütü sayılabilecek altyapı yatırımları yapmaktan büyük ölçüde acizlerdi, Roma imparatorluğunun dört yöne yaptığı yollar Başkent Roma’ya geliyor ve hepsi forum’da, şehrin merkezindeki bu anıtta birleşiyordu.

Milliarium Aureum, Milion Taşı'nın
Roma'daki eşleniğinin kalıntıları 


Tüm yollar Roma’ya çıkar sözü burdan gelir.
Aynı şekilde Yeni Roma, Konstantinopolis’e de Roma İmparatorluğunun merkezine yani “dünyanın merkezi”ne üzerinde imparatorluğun önemli şehirlerine uzaklıkların yazılı olduğu bir anıt dikilmiş. Bu şehirlerin o dönemin önemli şehirleri olan Roma, Ravenna, Selanik, Atina, Antakya, Şam, Kudüs ve İskenderiye olduklarını tahmin ediyorum.



Konstantinopoliste ise anıttan çıkan yine Konstantin tarafından imar edilen şehrin ana yolu Messe (Osmanlı döneminde Divan yolu, şimdi Turgut Özal Bulvarı), ilerde Y biçiminde birden çok defa ayrılarak surlardaki Topkapı, Edirnekapı veya Yedikule gibi şehrin kapılarına uzanır, oradan da Akdeniz'in dört bir yanına dağılırdı. Bu nokta hem şehrin hem de dünyanın merkezi, sıfır noktası sayılırdı. Değil mi ki Roma İmparatorluğu dünyanın en büyük devletiydi, başkenti imparatorluğun ve dünyanın merkezi ve onun ana meydanındaki anıtta tüm uzaklıkların ölçüldüğü sıfır noktasıydı. İsmi de bu anlama geliyor, kilometre taşı, Eski yunancada "mile" bin demek eski Roma’da ise bir mil uzunluk bin adet iki adımmış buda aslında bugünün miline çok yakın 0.9 mile yani 1480 metreye denk geliyor. Bir bakıma üzerinde yazan uzunluklar da bugünün miline oldukça yakınmış.

Yapı dört ayaklı bir zafer takıdır: dört ayak, bunları birbirine bağlayan dört kemer ve en üstte bir kubbe’den oluşur, mermerden yapılmıştır. Roma'da bulunan bir sütun şeklindeki eşleniğinden mimari olarak çok daha karmaşık ve görkemlidir. Üzerinde imparator I. Konstantin ve Kudüs’e hacca gittiğinde üzerine İsa’nın çarmıha gerildiği orijinal haç olduğuna inanılan haçı (“True Cross”) bulup Konstantinopolis’e getiren Yalova doğumlu annesi Helena (Yalova’nın tarihi adı bu yüzden Helenapolis’tir) ve aralarında gerçek haç heykeli, arkalarında yunan mitolojisine göre şehrin koruyucusu tanrıça Tike (Roma mitolojisinde “Fortuna”) bulunuyordu.

Bugünkü Düzce'den çıkan Tike heykeli
Kucağında zenginlik tanrısı pluto var.
İstanbul arkeoloji müzesinde görebilirsiniz. 

6. Yüzyılda meşhur imparator Justinianos tarafından ön tarafına bir güneş saati eklenmiş. Duvarlarında ilk zamanlar pagan geçmişin izleri olarak dört atlının çektiği güneş tanrısı Zeus - Helios heykeli ve imparatorlar 2. Teodosius’un at üstünde bronz heykeli, Hadrian ve Trajan’ın kabartmaları varken,  8. yüzyılda ekümenik konsül’ün resimleri işlenmiş. Her türlü dini resmin yasaklandığı ikonoklastik dönemde ise tüm dini tasvirler silinerek yerlerine hipodromdaki at yarışlarının kabartmaları yapılmış.







Bizans zamanından kalan yapıların 1200 yılı itibarıyla 3 boyutlu canlandırmalarını yapan Byzantium1200 adındaki web sitesinde ( http://www.arkeo3d.com/byzantium1200/milion.html ) Milion Taşı'nın 1200 yılındaki 3 boyutlu halini bulabilirsiniz. 

Click here for English

31 Ocak 2011 Pazartesi

Başlarken

Bu bloğu sadece öğrendiklerimi ve düşündüklerimi unutmamak için yazıyorum ve olur da ilgilenen olursa okusun diye herkese açıyorum. Ben sadece tarihe ve felsefeye ilgi duyan bir mühendisim ve bu konular ile ilgili hiçbir akademik eğitim almadım. Olur da bu bloğu okuyanlar düzeltilmesi gereken yanlışlıklar bulurlarsa lütfen beni uyarsınlar, hem ben doğrusunu öğreneyim, hem yazanı düzelteyim.