21 Nisan 2013 Pazar

Akdeniz’in tahıl ambarı Mısır

Bundan bir süre önce Roma halkının bedava "ekmek ve eğlence" uğruna politik özgürlüklerinden vazgeçtiklerini söylemiş ve meselenin eğlence kısmından, yani devlet tarafından halka sunulan gladyatör dövüşleri ve at arabası yarışlarından bahsetmiştik. Bu yazıda işin bedava "ekmek" kısmını konuşacağız; Roma ve Konstantinopolis'te her gün halka bedava ekmek dağıtmak, Roma ve Bizans İmparatorluklarında yöneticiler için isyansız ve sorunsuz bir şekilde iktidarda kalabilmenin en önemli şartıydı. Osmanlı zamanında ekmek artık tüm başkent halkına değil, sadece imaretler aracılığıyla yoksullara dağıtılıyordu ama veziri azamın en önemli görevlerinden biri her hafta bizzat çarşı pazar gezip ekmeğin gramajını ve fiyatını, tahıl ambarlarındaki tahıl stoğunun miktarını kontrol etmekti. Tam iki bin yıl boyunca, Roma'dan Bizans'a, Bizans'tan Osmanlı'ya, başkentin tahılının büyük kısmı tek bir yerden, Msır'dan, namı diğer “Akdeniz'in tahıl ambarı”ndan geldi. Oxford Üniversitesi'nden Tarihçi Peter Garnsey İmparator Agustus zamanında, birinci yüzyılda Mısır'dan Roma'ya yılda yaklaşık yüz bin ton tahıl gönderildiğini söylerken, dördüncü yüzyılda Mısır'dan Konstantinopolis'e şehrin o zamanki nüfusu olan yarım milyon insanı doyurmak için yılda yaklaşık iki yüz elli bin ton tahıl gönderilmekteydi. Mısır'dan yelkenli gemilerle gelen tahıl bugünkü adı Bozcaada olan Tenedos'ta depolanır, Konstantinopolis'e ihtiyaç kadar yavaş yavaş gönderilir ve bu tahıllardan yapılan ekmekler her sabah başkent halkına bedava dağıtılırdı.  Bizans İmparatoru Justinianos zamanında Konstantinopolis'te günde yaklaşık seksen bin somun ekmek dağıtılmaktaydı. Bedava ekmek uygulaması, Arapların Mısır'ı Bizans'ın elinden almasıyla bitmiş ve artık ağırlıklı Balkanlar'dan gelen tahılla yapılan ekmek halka ilk defa parayla satılmaya başlanmıştı. "Tahıl ambarını" kaybeden imparatorluğun başkentinin halkı bin yıldır bedavaya yediği ekmeğe ilk defa para verince kendini çok kötü hissetmiş olmalı. Duygulardan bahsetmişken, bir de yüzyıllar boyunca tahılını vergi olarak sömürgecisinin başkentine gönderen Mısır halkının duygularından da bahsetmek gerekir belki. 16. Yüzyılda Osmanlı Mısır'ı Memluklerden alınca tahıl yüklü gemiler tekrar İskenderiye'den İstanbul'a doğru yola çıkarlar ama ekmek bir daha bedava olmaz.

Mısır duvar resmi / Buğday Hasatı
Mısır'ın liman şehri İskenderiye gerek başkent Roma iken, gerek Konstantinopolis iken, Roma'nın, Bizans'ın ve Osmanlı'nın en önemli ikinci şehri oldu. Her üç imparatorluğun da başkentindeki kalabalık nüfus Mısır'dan gelen tahılla karnını doyurduğu için Mısır'ın yönetimi de her zaman diğer vilayetlerden farklı ve yarı özerk oldu. Ama asla yerel olmadı; Mısır, Mısırlılara bırakılamayacak kadar değerli bir şeye sahipti. Akdeniz etrafında Mısır kadar çok, atanmış yöneticilerin isyan edip bağımsızlıklarını ilan ettikleri vilayet pek yoktur. Mısır valisinin tahıl gemilerini başkente göndermeyi durdurması hemen önlem alınmaması durumunda zincirleme bir reaksiyona yol açıyor, birkaç ay içinde başkentte iktidarın sihirli değneği olan bedava ekmek uygulaması bitiyor sonrasında ekmek parayla bile zor bulunuyor ve sonunda halk imparatora veya sultana isyan ediyordu. Yani Mısır valisi her üç imparatorlukta da imparatordan sonraki en kuvvetli ve imparatora karşı da en büyük riski teşkil eden yönetici oluyordu.

Pompei duvar resmi / Ekmek fırını
Roma zamanında tüm diğer eyaletlerin başında senatodan yetki alan valiler varken İskenderiye'nin yöneticisi imparator tarafından atanır, "praefectus" sıfatı taşırdı ve diğer valilere göre çok daha fazla yetkiye sahip olurdu. Mısır'da ilk isyan Roma İmparatoru Markus Aurelius zamanında çıkar, 175 yılında Mısır'ın komutanı Avidius Kassius bağımsızlığını ilan eder ama isyan bastırılır. 193 yılında Mısır komutanı Pescennius Niger kendini imparator ilan eder. Roma imparatoru Septimius Severus, oldukça esmer olduğu için ismi siyah anlamına gelen Pescennius Niger'in ordularını yener ve Mısır'ı geri alır (kaderin oyunu bu ya, Septimius Severus  bu isyanı bastırır bastırmaz bu sefer de imparatorluğun kuzey batisina, teni ve saçları çok açık renkli olduğu için ismi beyaz anlamına gelen İngiltere ve İspanya valisi Claudius Albino'nun isyanını bastırmaya gidecektir). Niger isyanı ile ilgili, Nikea (bugünkü İzmit) doğumlu Roma senatörü ve tarihçi Kasius Dio’dan öğrendiğimiz bir başka ilginç hikaye ise Bizantium yani bugünkü İstanbul'un da tarihindeki en büyük yıkımı bu isyanla görmüş olduğudur; Septimius Severus kendisine karşı Niger'in yanında saf tutan, tabiri caizse “yanlış ata oynayan” Bizantium'u , şehri aldıktan sonra ceza ve ibret olsun diye surları ve tüm önemli binaları dahil olmak üzere yerle bir eder ve halkının yarısına yakınını öldürür.  Üçüncü yüzyılda vilayetlerden biri iken Roma'ya isyan ederek kurulan Palmira İmparatorluğu ilk iş olarak tahıla ulaşmak üzere Mısır'ı alır ve Roma'ya giden tahılı keser. Sonrasında Roma ordusu gelir ve hızla tekrar Mısır'ı geri alır. Bizans İmparatorluğu zamanında ise Konstantinopolis'e gönderilen tahıl altıncı yüzyılda Sasanilerin iştahını kabartır, Bizans İmparatoru Heraklius Mısır'ı işgalci Sasanilerden geri almayı başarsa da sonunda 641 yılında Arap işgaline engel olamayacak, takip eden dokuz yüzyıl boyunca Mısır dört defa daha el değiştirecektir, sırasıyla Araplar, Fatımiler, Eyyubiler ve Memlukler tarafından işgal edilecek ve Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim'e kadar Mısır'dan İstanbul'a tahıl akışı duracaktır. Osmanlı imparatorluğu da Mısır'ı korumak için büyük emek harcayacak ama daha 1800'lerin başında aynı Roma ve Bizans zamanında olduğu gibi kendi valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'ya kaptıracaktır. Kavala doğumlu Osmanlı Paşası Mehmet Ali Mısır'da kuşaklar boyu babadan oğula geçecek olan kendi Hidivliğini ilan edecek ve Mısır'ın hâkimiyetini aldıktan sonra Suudi Arabistan, Sudan, Kudüs, Beyrut ve Suriye'yi de alacak ve adeta imparatorluk içinde imparatorluk kuracaktır. Yönetimin babadan oğula geçtiği Mısır Hıdivliği sadece kağıt üstünde Osmanlının bir vilayeti olur ve hatta II. Mahmud'la yaşadığı bir anlaşmazlık sonucunda kızıp ordularıyla Mısır'dan İstanbul'a yürüyen Kavalalı'yı Osmanlı ancak Kütahya'da Rusların yardımıyla durdurabilmiştir. Yabancı devletlerin araya girmesiyle Mısır'a dönen Mehmet Ali Paşa öldüğünde geriye 100 yıl boyunca Mısır'ı yönetecek olan hanedanını bırakır.
Kavalalı Mehmet Ali Paşa
Son yüz elli yılda hem dünya hem de gelişmiş ülkelerin gelişmemiş ülkelere bağımlı oldukları ihtiyaçları çok değişti. Bugün modern tarım teknikleri sayesinde ABD dünyanın en büyük tahıl ihracatçısıyken, uğruna bunca savaş çıkan Akdeniz'in eski "tahıl ambarı" Mısır bugün dünyanın en fazla tahıl ithal eden ülkesi. İnanılmaz değil mi? Buna mukabil, dünyanın en çok petrol ihraç eden ilk on ülkesi ağırlıklı Ortadoğu ülkelerinden oluşuyor. Mısır'ın yerini doğal kaynak zengini Ortadoğu ülkeleri, tahılın yerini ham petrol, tahta yelkenlilerin yerini dev tankerler aldı ama ne mal akışının yönü ne alan-verenin ilişkisinin özü iki bin yıldır değişmedi. Başkentindeki kalabalık nüfusun tahıl ihtiyacını karşılayamazsa çıkacak isyanla tahtını kaybedecek Roma imparatorunun, seçimlerden önce ham petrolün varil fiyatına dertlenen başkandan pek bir farkı yok.

Click here for English

4 Şubat 2013 Pazartesi

Bir etik rehber olarak İlyada

Annesi Musa’yı bir sepette Nil Nehri’ne bıraktıktan 400 yıl sonra, Meryem’in Nasıra’da İsa’yı dünyaya getirmesinden 1200 yıl önce, bugünkü Türkiye’de, Çanakkale’de, bir Anadolu uygarlığı olan Troya şehri Yunanistan’dan gelen Akhalar yani Hellen kavimleri tarafından 10 yıllık bir savaştan sonra yıkıldı. Biz bugün, 3200 yıl sonra, bu savaşın hikâyesini İzmirli şair Homeros’un destanı İlyada’dan öğreniyoruz.
Homeros’un İlyada Destanı’nı derlediği milattan önce sekizinci yüzyıldan, modern anlamda felsefenin köklerinin Atina’da filizlendiği dördüncü yüzyıla kadar, dört yüzyıl boyunca İlyada Ege Denizi etrafında Yunan toplumunun değerlerini belirleyen yegâne yazılı eser olur. Bugün bizim için güzel bir şiir, eski bir destan olan bu kitabın o zamanlarda farkli bir islevi vardı. İlyada eğitim için kullanılan neredeyse tek yazılı metindi. Okul eğitiminin ve dini eğitimin en önemli kısmı İlyada ezberiydi. Bugün nasıl insanların büyük çoğunluğu değerlerini, doğrularını ve yanlışlarını inandıkları dinlerin kutsal kitaplarından öğreniyorsa, o zamanlar da bunları İlyada’dan öğreniyordu.  Ta ki Sokrates ve Platon, İlyada’da bahsedilen, tanrıların insanları gönüllerince cezalandırıp ödüllendirdiği dini düzenle, şan ve şerefin sadece savaşlardaki cesaret ve dirayetle kazanıldığı etik sistemin felsefe ile eleştirisini yapıp, “Neye göre yaşamalıyız, doğru ve yanlış nedir? Etik nedir?” sorularını sorana kadar. Homeros’un sorumsuz tanrılarını eleştirmek, gençleri zehirlemekle suçlanan Sokrates’in hayatına mal oldu. İki filozof bir manada kutsal kitabı İlyada olan çok tanrılı pagan dinleri bitirip, bildiğimiz anlamda tek tanrılı ve kutsal kitaplı dinlerin kapısını açan süreci başlatıyordu, her ne kadar tam olarak istedikleri bu olmasa da…
Büyük İskender mezara Homeros’un İlyada’sının konulmasını emrediyor. - Jean Pénicaud III – 16. YY. Hocası Aristoteles de olsa, Büyük İskender de İlyada ezberi ile yetişmişti, rivayete göre her akşam yastığının altına İlyada’yı koyarak uyurmus.
İlyada’nın Dili
Homeros aslında bu savaştan yaklaşık 400 yıl sonra yaşamıştı, on beş bin küsur dizelik destan şiiri tek başına yazdı demektense, sözlü bir geleneğin ürünü olan, yüzyıllardır biriken, birbirinden ayrı parçaları derledi ve İlyada’yı oluşturdu demek daha doğru olur sanırım. Onun yaşadığı yıllarda muhtemelen İlyada çoktan oluşmuştu ve dizeleri gezgin ozanlar tarafından ezbere söyleniyordu, O ise muhtemelen bu dizeleri alıp yazıya döken ilk kişiydi.
Homeros – Büst – Helenistik Dönem
Bugün bizler bu dizelerin kendi dilimize çevirilerini okuyoruz. Şiirler en iyi çeviride bile orijinalinin tadını veremezken, insan haklı olarak çevirisi bile böylesine güzelse kim bilir aslı ne kadar güzeldi acaba diye düşünür. Homeros bu dizeleri İon lehçesiyle eski Yunanca olarak yazdı, artık koskoca dünyada çok az sayıda insanın İlyada’yı Homeros’un dilinden okuyabildiğini düşünmek garip bir his. Aşağıdaki linkten Kansas Üniversitesi’nde Eski Yunanca ve Latince profesörü Stanley Lombardo’nun sesinden İlyada’nın, Homeros’un yazdığı Eski Yunanca okunuşunu bulabilirsiniz; dilinin neye benzediğini anlamak ve fikir vermesi için faydalı olabilir. Ben maalesef Yunanca bilmiyorum ama eğer kulaklarım beni yanıltmıyorsa, modern Yunancadan oldukça farklı ve tam da hayal ettiğim gibi bir müziği var. İnsanlar bu destanı üç bin yıldır boşuna bu kadar sevmemiş.
https://www.youtube.com/watch?v=blRs0_gFG4Q


Akhilleus can dostu Patroklos’un yaralarını sarıyor. – MÖ 5. Yüzyıl Yunan vazo deseni
Destanın konusu
Koskoca İlyada’yı bir paragrafta özetlemeye çalışmak iddialı bir girişim olacak ama çaresiz deneyelim;
Hikaye Troya savaşı esnasında Yunan kralı Agamemnon’un yine kendi tarafında savaşan Akhilleus’un tutsağı Briseis’i zorla alması üzerine, Akhilleus’un Kral Agamemnon’a küserek savaşmayı reddetmesi ve çadırına çekilmesi ile başlar.  Sonrasında en yakın dostu Patroklos’un öldürülmesi üzerine tekrar savaşa katılan Akhilleus’un, Troyalı Prens Hektor’u öldürmesi ve cesedini babası Troya Kralı Priamos’a vermesi ile son bulur. Birçok insanın zannettiğinin aksine kitapta on yıllık savaşın ne başı ne sonu vardır; Homeros bize sadece savaşın dokuzuncu yılında elli bir günlük bir süreyi anlatır. Her ne kadar destanda Homeros bize savaşın çıkış hikayesini, yani Troya Prensi Paris’in Yunan prensesi Helen’i kaçırması üzerine, bir kadın anlaşmazlığı sonucunda çıktığını anlatsa da savaşın sonundan pek bahsetmez,  Troya Atı ve benzeri hikayeler için Odysseia ve dönemin diğer destanlarını okumanız gerekir. 
Hikayenin kahramanı Akhilleus gibi gözükse de bence aslında gizli kahraman Paris’in kardeşi Hektor’dur. Hektor hikayedeki tek doğru ve sorumluluk sahibi kahramandır. Kendisinin başlatmadığı bir savaşta şehrini, yeni doğmuş bebeğini ve karısını korumaya çalışır. Başına gelenleri kabul edişindeki olgunluk, sorumluluklarına olan bağlılığı insanı şaşırtır. Kendisi de Anadolulu, İzmirli olan Homeros, destan boyunca Hellenlerin yiğitliklerini ve cesaretlerini över ama aslında satır aralarında gerçekte övdüğü, medeni ve akıllı Troyalılardır. Destanın artık tüm Ege Hellen hâkimiyeti altındayken yazıldığını, İonyalı yani Anadolulu bile olsa yazarın koruması gereken politik dengeler olduğunu unutmamalıyız.
Hektor’un cesedi Troy’a taşınıyor.- MÖ 2. YY – Roma kabartması – Louvre Müzesi
Şimdi gelelim gerçek hikayeye; Hellenler Yunanistan’a kuzeyden inen kavimlerdir ve bir sonraki durakları toprakları, zenginliği ve medeniyetiyle iştah kabartan Anadolu devleti Troya olur. Yani bu son derece pragmatik, ekonomik sebeplerle şekillenmiş, genişleme amaçlı bir yağma savaşıdır. Destan Hellen hakimiyeti esnasında yazıldığı için Hellenlerin bu savaşı Prenseslerinin kaçırılması üzerine haklı olarak çıkardıklarını iddia eder ve işgali aklamaya çalışır. Savaş Hellen kavimlerinin Anadolu’daki zenginliğe, ticarete ve özellikle bronza ulaşması için yapılır. O esnada Anadolu’da bulunan Hititler, Frigyalılar ve Lidyalılar muhtemelen Troyalılarla müttefik olur ve Troya saflarında Anadolu’yu korumak için savaşa katılır. Hellen tarafı da yine bir toparlama ordudur, Agamemnon’un başında olduğu ordu tüm Hellen krallıklarından, yani Ege’nin karşı tarafından toplanır.
Troya savaşı aynı zamanda Anadolu’daki Hellen hakimiyetinin de başlangıç noktasıdır.
Tanrılar
Homeros destana tanrıları da dahil eder, neredeyse insanların yanında onlar da saf tutar ve savaşır. Buradaki ilginç nokta ise Anadolu’ya gelen Hellenler’in kendi pagan tanrıları ile Anadolu’daki Troya, Lidya, Frigya ve Hitit medeniyetlerinin pagan tanrılarını birleştirerek oluşturdukları Olimpos Tanrıları’nın üstü kapalı doğuş hikayesini destanda bulmamızdır. Destan boyunca Hera, Athena ve Poseidon Hellenlerin yanında, Apollo, Afrodit ve Artemis Troyalıların yanında yer alır. Bu tanrıların da savaşa destekledikleri tarafların yanında katıldıklarını görürüz. Bu da son derece doğaldır, zira savaş sadece Anadolu ve Hellen halklarının savaşı olmaktan çıkmış, aynı zamanda Anadolu kökenli pagan tanrılarla Hellen kökenli pagan tanrıların da savaşına dönüşmüştür. Savaş bitip de Ege’nin her iki yakasında da Hellen hakimiyeti kurulunca, Anadolu kökenli pagan tanrıları da Hellenlerin içinde erimiş ve bence dengeyi korumak için bir de tarafsız lider kültü (Zeus) ile iki halkın dini inançları arasında bir ortak uzlaşmaya varılarak bugün bildiğimiz Yunan mitolojik tanrıları ortaya çıkmış.
Anadolu kökenli tanrı Apollo
Bir etik rehber ve eğitim aracı olarak İlyada
Din kitapları toplumların etik değerlerinin ve sosyal kurallarının yazılı halde vücut bulmuş, coğrafyadan coğrafyaya değişen ritüeller ile süslenmiş halidir. Bu bağlamda, tüm öğrencilere ezberletilmesi, Olimpos tanrıları ile ilgili neredeyse tek yazılı kaynak olması ve toplumun değerlerini belirlemesi açısından İlyada’nın dört yüzyıl boyunca Ege kıyılarında sahip olduğu etki bir din kitabı etkisidir denebilir.
İlyada’nın okuyucusuna sunduğu dini ve etik değerleri aşağıdaki gibi özetleyebiliriz; 
-          İnsanlar tanrılara inanmalı ve onlara kurbanlar sunmalıdır. Tanrılar insanların kaderi üzerinde tam hüküm sahibidir.
-          Tanrılar herhangi bir etik anlayışıyla hareket etmez ve karar vermez; tanrılar istediği için son derece güzel ya da sıkıntılı bir hayatınız olabilir ve bunun neyi hakkettiğinizle hiçbir alakası yoktur. İlyada’da Zeus’un Agamemnon’u yanıltmak amacıyla ona yanlış bir rüya gördürmesi ve bu manada yalan söylemesi bunun en basit örneğidir. Ayrıca Homeros’un tanrıları yeri gelir birbirleriyle de kavga eder; bunun insanlar açısından ne büyük bir problem yaratabileceğini kolaylıkla hayal edebilirsiniz, birbirinden farklı beklentileri olan tanrılarınız var ve birini memnun etmek isterken ötekini kızdırmak kaçınılmaz oluyor. Tanrılarınız birbirleriyle kavga ediyor, kızıyor, kıskanıyor, aldatıyor, yalan söylüyor ve sizin iyiliğinizle ilgili hiçbir tasaları yok. 
-          Hayatta en önemli şey şan ve şereftir, bunlar savaşta ne derece cesur ve dirayetli olmanızla kazanılır ya da kaybedilir. Adil, yardım sever, dürüst ve çalışkan olmanız görece önemsizdir. 
-          Etik olarak son derece yanlış işler dahi “tanrıların onayı” varsa yapılabilir.
Gelelim bugün bildiğimiz anlamda felsefenin başladığı ve insanların, “Doğru nedir, neye göre yaşamalıyız?” sorularını ilk defa sordukları milattan önce dördüncü yüzyıla; Plato Cumhuriyet’te, Aristoteles ise Poetika’da eğitimin İlyada ezberleri ile yapılmasına karşı çıkar. İnsanlar iyi ve kötüye kendi akıllarıyla karar verebilmeli, tanrıların her istediği olmamalıdır. İnsan kendi başına gelenlerden büyük ölçüde kendi sorumlu olmalıdır, hele de tanrılar böylesine sorumsuz ve vurdumduymaz olunca.



Sokrates’in Ölümü - Jacques-Louis David – 1787 / Sokrates gençleri sorularıyla zehirlediği için baldıran zehriyle idam edildi.

Sokrates Atinalıların canını inançlarını “Sokratik Yöntemlerle” sorgulayan sorularıyla sıkar ve bedelini canıyla öder. Mahkemede Sokrates’i dinsizlikle suçlayan Meletus’un Atina’daki gezgin ozanları temsil etmesi bile birçok şeyi açıklar. Sokrates, Homeros’un tanrılarını ve İlyada’yı, yani Meletus ve arkadaşlarının ekmek kapılarını eleştirince belli ki ondan kurtulmak istemişler.
Sokrates’in öğrencisi Platon ise ilk defa tanrıları bugün bildiğimiz anlamda “iyi” ve “doğru” olarak biçimlendirir. Platon’un tanrıları artık yalan söylemez, eşlerini aldatmaz, kıskanmaz ve insanlara kötülük yapmazlar. İdea kavramını geliştirir, yani görüp dokunduğumuz her şey ideaların bir simgesidir, içinde yaşadığımız dünyayı gerçek sanmamıza rağmen sadece gerçeğinin bir suretidir.
Platon’un öğrencisi Aristoteles ise Platon’un idealar ile “göklere” taşıdığı felsefeyi ampirik gözlemler ve deneylerle “dünyaya geri indirir”. Artık insanlık bir çağı kapatıp başka bir çağı başlatmaktadır. İlyada artık sadece çok güzel bir destan olacak, ilerleyen yüzyıllarda yerini yavaş yavaş Yeni Ahit’e bırakacaktır.

Atina Okulu (Detay)– Rafael – 1510 / Solda Platon eliyle “gökyüzünü ve cenneti” işaret ederken, sağda felsefeyi gözlem ve deneyle somutlaştırıp göklerden yere indiren öğrencisi Aristoteles ise “yeri” işaret ediyor. 

20 Aralık 2012 Perşembe

Frigya Basligi


Gladiador Frigio -
Jose Maria Labastida - 1824
Bugün Meksika’da (Museo Nacional de Arte) Ulusal Sanat Müzesi’nde gezerken Jose Maria Labastida’nın Gladiador Frigio adlı heykelini gördüm. Heykel elinde kılıç tutan (maalesef kılıç artık yok, kırılmış) çıplak, erkek bir savaşçıya ait. Beni bu yazıyı yazmaya iten ise savaşçımızın kafasındaki Frigya Başlığı oldu. Burada, Meksika’da, Anadolu’dan binlerce kilometre uzakta, Meksikalı bir heykeltıraşın heykelinde, vakti zamanında Ankara, Eskişehir ve Afyon civarında yaşamış olan Frigyalılar’ın “özgürlük” anlamına gelen, burnu öne eğik şapkasını görünce, dünyanın ne küçük, kültürlerin birbirleriyle etkileşiminin ne kuvvetli olduğunu düşündüm.



Frigya Başlığı
Frigyalılar Milattan Önce 1200 ve 700 yılları arasında bugünkü Sakarya Irmağı’nı merkez alacak biçimde Orta-Batı Anadolu’da yaşadı. Büyük İskender’in bugünkü Ankara yakınlarındaki başkentleri Gordion’a geldiğinde, çözmek yerine kılıcıyla kestiği meşhur Gordion düğümü hikayesi de Frigyalılar’a aittir. Frigya Şapkası’nın tam hikâyesi bilinmemekle beraber, ortaya çıkışıyla ilgili masalsı bir yorum bulmak mümkün, hepimizin çocukluğumuzdan bildiği hikaye bu ya: Kral Midas meşhur eşek kulaklarını saklamak için bu şapkayı ilk defa takar ve sonrasında halk da kral takıyor diye şapkayı takmaya başlar ve bugün Frigya Başlığı dediğimiz, konik şekilli, kırmızı, burnu öne eğik şapka doğar.
“Doğulu” sembolü olarak Frigya Başlığı

Paris -  Antonio Canova - 1819
Frigya şapkasını ilk olarak Anadolu tanrısı Attis ve İran kökenli Roma tanrısı Mithra’da görürüz. Şapkayı Anadolu’ya gelen Helenler Yunanlı olmayan Anadolu halkını betimlemek için kullanır, mesela Anadolulu, Doğulu, Truvalı Paris Frigya başlığıyla resmedilir. Şapka Doğu’ya ait olanı temsil etmektedir. İtalya Ravenna’da bulunan Aziz Apollinare Kilisesi’nde, bir çok Ortodoks kilisesinde görebileceğiniz, “üç doğulu kahinin Kral Herod’a İsa’nın doğduğu kehanetini bildirmeleri” konulu mozaikte “üç doğulu kahini” doğululuklarını simgeleyen Frigya başlığı ile görürüz, işin ilginç tarafı ise aynı konulu mozaiğin İstanbul’daki Kariye Kilisesi’nde yani Doğu’da, Frigya başlığı olmadan resmedilmesidir. Belli ki İtalya’da Frigya başlığı takılan “Doğuluların”, İstanbul’da, yani Doğu’da, artık şapkalarına ihtiyaç kalmamış.  
İtalya, Ravenna, Aziz Apollinare Bazilikası duvar mozaiği: üç doğulu kahin 
 
Türkiye, İstanbul, Kariye Kilisesi duvar mozaiği: üç doğulu kahin

Devrim ve özgürlük simgesi olarak Frigya Başlığı
Roma Cumhuriyeti’nde Frigya Başlığı özgürlüklerini kazanan köleler tarafından takılır, bu olay başlığın zamanla bir “özgürlük” simgesine dönüşmesini sağlayacaktır.
Frigya başlığı Fransız Devrimi’nde halk tarafından “isyanı ve özgürlüğü” sembolize ettiği için giyilmiş ve hatta Fransa’nın milli sembolü Marianne dahi başında Frigya Şapkasıyla resmedilmiştir. 1850 yılında devrimi çağrıştırdığı için Frigya Başlığı takmak ve Marseillese Marşı’nı söylemek Fransa’da on yıl kadar yasaklanmış ve sonrasında ise devrimin sembollerinden biri olarak Fransız tarihindeki yerini almıştır.

Fransız Devrimi’nin Simgesi Marianne
Aynı şekilde on sekizinci yüzyıl sonunda, Fransız Devrimi gibi Amerika Birleşik Devletleri’nin de İngiltere’den bağımsızlık mücadelesinin simgesi olmuştur. Bugün Amerika Birleşik Devletleri Senato Forsu, New York ve New Jersey eyaletlerinin bayraklarında yine Frigya Başlığı’nı görürüz.

Amerika Birleşik Devletleri Senato Forsu

Şapkanın sembolik kullanımı sadece bunlarla da sınırlı kalmaz; bugün Bolivya, El Salvador, Arjantin, Küba ve Paraguay gibi bir çok Latin Amerika ülkesinin de aynı zamanda armalarında özgürlüğü temsilen yerini alır. 
 
                 Küba Arması

Afyon, Eskişehir ve Ankaralılar kendilerinden önce aynı topraklarda yaşayan atalarının şapkasının bugün Güney ve Kuzey Amerika kıtalarından Avrupa’ya uzanan geniş bir coğrafyada mücadele ile elde edilmiş özgürlüğün simgesi olduğunu bilirler mi acaba?



Modern zamanlarda Frigya Basligi
Click here for English





9 Kasım 2012 Cuma

Politik partilerin kökenleri ve taraftarlık: Maviler ve Yeşiller

Romalı şair ve yazar Juvenal II. yüzyılın başında yazdığı ünlü hicivlerinden birinde Romalıların “ekmek ve eğlence” (“panem et circenses”) karşılığında politik özgürlüklerinden vazgeçtiklerinden yakınır. Juvenal’in “ekmek ve eğlence” diye bahsettiği, yöneticilerin halkı hoşnut tutmak, oyalamak ve isyanları önlemek için gerçek sorunları çözmek yerine popülist bir şekilde Romalılara bedava ekmek dağıtmaları ve hipodromda eğlenceler düzenlemeleriydi. Hipodrom eğlenceleri bugünkü televizyon ve futbol kulüpleri gibi halkı oyalamak ve hoş tutmak için Roma İmparatorluğu’nun kuruluşundan itibaren imparatorlar tarafından düzenlenirlerdi. Başlarda ağırlıklı olarak gladyatör dövüşlerinden oluşan eğlenceler, Paganlıktan Hristiyanlığa geçiş ve Kilise’nin gladyatör dövüşlerini yasaklaması ile zamanla daha çok at arabası yarışlarına dönüşür. I. Yüzyılda İmparator Agustus döneminde yılda 77 gün düzenlenen eğlenceler, devlete maliyeti oldukça yüksek olmasına rağmen daha yüzyıl geçmeden II. yüzyıl başında, İmparator Markus Aurelius döneminde, yılda 135 güne çıkartılmışlardı. Hipodrom eğlenceleri XIII. Yüzyılda Konstantinopolis’in Latinlerce istilasına kadar sürdü.
Antik Çağda At Arabası Yarışları – Alexander Von Wagner - 1913
Hipodromda düzenlenen at arabası yarışlarında yarışan ekipler birbirlerinden ayırt edilmek için kırmızı, mavi, yeşil ve beyaz renklerde formalar giyer ve arabalarını boyarlardı. Zamanla her takımın kendi taraftar kitleleri oluşmuş, takımlar “Maviler”, “Yeşiller”, “Kırmızılar” ve “Beyazlar” olarak renkleriyle anılmaya başlanmış ve taraftarları da bugünün formaları gibi takımlarının renklerinde pelerinler giymeye, bayraklar taşımaya başlamışlardı. Bu takımlardan “Beyazlar” ve “Kırmızılar” zamanla kaybolmuş ve IV. Yüzyıl itibarıyla geriye sadece “Maviler” ve “Yeşiller” kalmıştı. Yarışları imparatorlar da, “Katizma” olarak adlandırılan, kendilerine ayrılan özel bölmelerden seyrederldi. Hipodrom halkın imparatorlar ile bir araya gelebildiği tek ortamdı, takımlarını desteklemek için tezahürat yapan takımlar zamanla aralarda vergiler ve askerlik gibi konular veya memnun olmadıkları güncel uygulamalarla ilgili bağırmaya başlarlar. Bu imparatorlar için de halkın nabzını tutmak için iyi bir fırsata dönüşür. Hipodrom halkın imparatorları tezahüratları ile destekleyebildiği veya eleştirebildiği tek yere dönüşürken normal olarak halk içindeki politik kırılımlar da zamanla takımlarda ve taraftar kitlelerinde vücut bulur.
Muhafazakar, elit: sağcı Maviler / İsyankar, fakir: solcu Yeşiller 
Maviler halkın, 451 yılı Kalkedon (Kadıköy) Ekümenik Konsülü kararları ile devletin resmi dini mezhebi olan Diofizit Ortodoks inanca sahip üst, elit sınıfını oluştururken, Yeşiller ise resmi teolojiye ters düşen Monofizit Ortodoks mezhebe bağlı, daha çok imparatorluğun doğu bölgelerinden gelen alt ve görece fakir sınıfları temsil ediyordu. Tarihte Roma Cumhuriyeti dönemi de dahil olmak üzere, Maviler ve Yeşiller bu manada “sokaktaki vatandaşı” temsil eden, bugünün geçerli tanımına en yakın, ilk politik partilerdir denebilir. İmparatorlar bu iki karşıt görüşlü sosyo ekonomik grubun isteklerini ve itirazlarını hipodromda duyar ve ona göre politikalarını ve uygulamalarını ayarlar veya en azından uygulamalarıyla ilgili her iki politik grubun geri bildirimlerini alırlardı. Bu nedenlerden dolayı hipodrom sadece at arabası yarışlarının gerçekleştiği bir eğlence yeri değil, aynı zamanda politik partilerin devlet yönetimiyle buluşma yeriydi.  
İmparatorlar da takım tutuyorlardı, çoğu zaman bu onların politik ve dini görüşlerini gösteriyordu. Mesela koyu bir şekilde Diofizit mezhebe bağlı olan İmparator Justinianos, Mavileri desteklerdi (Bu noktada Bizans’ın Osmanlı gibi tek bir hanedan tarafından yönetilmediğini, birçok imparatorun orduda bir askerken darbe yaparak iktidara geldiğini hatırlatmakta fayda görüyorum. Imparatordan imparatora mezhep ya da parti değişikliğinin sebebi budur). Buna mukabil, eşi İmparatoriçe Teodora ise, hem dinen Monofizit mezhebe bağlı, hem de son derece fakir bir aileye doğmuş biri olarak Yeşilleri desteklerdi. İmparator ve eşi böylece her iki grubun da nabzını tutabiliyordı. Birbiriyle amansız bir rekabet halinde olan bu iki grubun çekişmesi çoğu zaman imparatora da dengenin sağlanması açısından faydalı oluyordu, ta ki 532 yılında Konstantinopolis’te çıkan Nika İsyanı’na kadar.

İmparatoriçe Teodora – San Vitale
Bazilikası – Mozaik – VI. Yüzyıl


Nika İsyanı
Nika İsyanının olduğu gün hipodromda bir ilk yaşanır, görüşleri taban tabana zıt ve birbirinin amansız rakibi olan Yeşiller ve Maviler, her iki tarafın da mağdur olduğu ve imparatorun geri adım atmayı kabul etmediği haksız bir uygulama ile ilgili, İmparator Justinianos’a karşı birleşir ve beraberce zafer anlamına gelen “Nika!” diye bağırırlar. İmparator büyük bir terslik olduğunu anlar ve hipodromu terk eder, sonrasında Yeşiller ve Maviler hipodromdan çıkar ve şehirde günlerce sürecek büyük bir yangın başlatır, sarayın etrafını sarar ve Justinianos’un kellesini isterler. Justinianos günlerce uğraşır ama isyanı bastırmayı başaramayınca canını kurtarmak için kaçmaya karar verir, limanda onu ve eşi Teodora’yı kaçıracak olan gemiler beklemektedir. Hayata bir dansöz olarak başlamış, halkın en alt, en fakir tabakasından geldiği için hiçbir zaman saraya layık görülmemiş ve hatta tarihçi Prokopius tarafından, “Bizans’ın Gizli Tarihi” adlı kitabında fahişelikle suçlanmış olan Teodora, Justinianos’u kaçmamaları ve isyanı bastırmaya çalışmaya devam etmeleri konusunda ikna eder. Rivayet bu ya: Teodora kaçmaya hazırlanan Justinianos’a tarihe geçen şu ünlü cümleyi söyler; “Kaçmaktansa ölmeyi yeğlerim, imparatorluk kıyafetlerinden daha güzel bir kefen olamaz!”. Karısından cesaret alan Justinianos kalmaya karar verir. O gece komutanı Belisarius’la ertesi gün isyancıları hipodromda toplandıkları sırada öldürmek üzere bir plan yaparlar ve gerçekten de kırk bine yakın isyancıyı hipodromda kıstırarak tamamını kılıçtan geçirtirler. Konstantinopolis tarihinin en kanlı günlerinden birini yaşar. O günün akşamında isyan bastırılır ve Justinianos sonrasında eceliyle ölünceye kadar, uzun yıllar sürecek olan imparatorluğuna devam eder. Tarihin akışını o gece Justinianos’u soğukkanlılığı ve cesaretiyle kaçmaktan alıkoyan, ismi sonradan İngiliz Kraliçesi Viktorya ve Rus Çariçesi Katrina ile birlikte tarihin en kudretli kadınlarından biri olarak anılacak olan İmparatoriçe Teodora değiştirir. Asıl konumuza geri dönecek olursak, Nika İsyanı Maviler ve Yeşiller, ya da başka bir değişle ilk politik partiler için bir dönüm noktası olur. Her ne kadar isyan kanlı bir şekilde bastırılmış olsa da, temelinde her iki ana politik görüşün de memnun edilmemesi durumunun imparatorlar için ne derece sıkıntılı sonuçlar doğurabileceğini ortaya çıkardığı gibi politik partilerin de kendi güçleri hakkında fikir sahibi oldukları ilk olaydır.  
Bizans’ta İsyan - Schnorr von Carolsfeld - 1835
Maviler ve Yeşillerden bu yana politik parti “taraftarlığı”
Günümüzde birçok insan politik görüşünü, (Şayet varsa) politik partisini aynı futbol takımı taraftarı gibi destekliyor, doğrusu ile övünmek, yanlışında eleştirmek yerine, bir futbol taraftarı gibi, gözleri kapalı bir şekilde, ölümüne savunuyor, karşıt görüşü ve partiyi fütursuzca yeriyor. Akıl ve mantıkla üretilmiş argümanlarla konuşmak yerine, sloganlarla bağırıyor. Günümüz politik partilerinin Antik Bizans’ın stadyumlarından, spor takımlarının taraftarlarından doğduğu gerçeğini bilince insan, haliyle bunda da öylesine şaşırılacak bir durum kalmıyor.
  Click here for English

28 Temmuz 2012 Cumartesi

15. yüzyılda Bizans göçmenleri ve İtalyan Rönesans’ına etkileri

Giorgione, Uyuyan Venüs, 1510
1400 yılında Bizans İmparatorluğu kaybettiği topraklarla artık Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde birbirinden ayrı ve küçük adacıklara dönüşür, bir tarafta Trabzon Rum İmparatorluğu, öbür yan da Mora Yarım Adası Despotluğu ve ortalarında Konstantinopolis vardır. Osmanlı’nın hızlı ilerleyişi ile Bizans halkı kendilerini bekleyen kaçınılmaz sonu anlar ve yavaş yavaş güvenlikte olabilecekleri yerlere doğru göç etmeye başlarlar. İtalya hem yakınlığı hem de Roma İmparatorluğu’ndan mütevellit, Ortodoks-Katolik mezhep ayrımını saymazsak, tarihsel bağları nedeniyle kaçmaya karar veren Bizanslılar için göç edilebilecek en uygun yerdir. Daha 1071 yılına kadar Bizans Yönetimi altında olan Güney İtalya daha çok köylüler tarafından entegrasyonun görece basit oluşu nedeniyle seçilirken, bir ticaret ve denizcilik kenti olan Venedik yine ağırlıklı olarak orta sınıf tüccarların göçünü alır. Roma ise başkent olarak siyasal bağlantıları olanların ve asillerin tercihi olur. En çok göçü Venedik alır, 1460 yılı itibarıyla Venedik’te 5000-6000’e yakın bir Bizanslı göçmen nüfusu oluşur.

İtalya’da 15. Yüzyıldan itibaren Latince antik felsefe ile ilgili kitaplara ilgi duyulmaya başlanmış ve bugün Rönesans dediğimiz uyanışın düşünsel boyutu başlamıştı. Katolik İtalya Bizans’tan gelen büyük göç başlayıncaya kadar zaten Aristoteles’e (özellikle Thomas Aquinas sayesinde) elde ki metinler az sayıda da olsa bir parça aşinaydı ve bir şekilde özellikle etik konusunda Aristoteles’i Hristiyan Katolik Doktrin ile entegre etmeyi başarmıştı fakat Platon (ve haliyle Sokrates) ile ilgili ellerinde nerdeyse hiçbir Latince çeviri yoktu. Bizanslı göçmenler yanlarında sadece 6 yüzyıldır Avrupa’nın kaybettiği ve unuttuğu Yunanca antik felsefe metinlerini değil aynı zamanda coğrafyadan, tarihe, dilbilimden, teolojiye birçok eski kitabı getirirler, ama en önemlisi Avrupa’nın Orta Çağ'da ki en büyük kaybını, yani seküler eğitim kavramını beraberlerinde getirerek İtalyan Üniversitelerinde büyük bir uyanışa sebebiyet verirler. Bizans İmparatorluğu’nda yüksek eğitim sadece Ortodoks öğretilerle değil aynı zamanda seküler bir içerikle antik yunan filozofları, tarihçileri ve şairlerinin de eserleri kullanılarak yapılıyordu. Rönesans uyanışının yavaş yavaş başladığı İtalya’da bu durum büyük bir hayranlık uyandırır. Orta Çağ'ın onlara kaybettirdiği antik yunan felsefesi ve seküler eğitimi bu “Ortodoksluklarından mütevellit yarı sapkın, üstelik Osmanlılara yenilmiş acınılası durumunda ki komşularının” büyük bir özenle yüzyıllarca saklamış olması onlarda büyük bir şaşkınlık yaratmış olmalı.

Rafael, Atina Okulu, 1510 / Ortada Platon ve Aristoteles ve solda yeşil elbiseli Sokrates

İtalyan şair ve ilk hümanistlerden Petrarka 14. Yüzyılın başında Cicero’nun mektuplarını “yeniden keşfedip” çağdaşı italyanlarla paylaşarak Rönesans’ın düşünsel anlamda fitilini ateşler.

“Rönesans herşeyden öte Cicero’nun yeniden doğuşudur, ve sadece O’ndan sonra ve O’nun aracılığıyla Klasik Antik Çağ’ın geri kalanıdır."
Tadeusz Zielinski

Polonyalı tarihçi Zielinski’nin söylediği “Klasik Antik Çağ’ın geri kalanı”nı Bizanslı göçmenler getirdikleri kitaplarla tamamlarlar. Cicero’nun üzerine, Cicero’yu derinden etkileyen Platon’u da okumak, eğitimin seküler olabileceğini görmek, fitili yakılan uyanışı adeta patlatır.

Önemli kişiler:
Trabzonlu George: 1395 yılında Girit’de doğar ama ismini Trabzonlu atalarından alır. 1430 yılında İtalya’ya göç eder. Plato ve Aristoteles’in eserlerini Latinceye çevirir. Aristocu Felsefe taraftarıdır ve aynı şekilde koyu bir Platoncu felsefe karşıtır.
Trabzonlu George

Manuel Chrysoloras: 1355 yılında Konstantinopolis’te doğar, devlet adamıdır. 1390 yılında İmparator Manuel II. Palaiologos tarafından Venediğe olası Osmanlı saldırısına karşı destek toplamak için lobi çalışmaları için gönderilmiştir. 1396 yılında Floransa Üniversitesi’nde Yunan dili ve edebiyatı dersleri vermeye başlar. Platon ve Homeros’un eserlerini Latince’ye çevirir ve çağdaşı İtalyanlar’la paylaşır.
Manuel Chrysoloras

Leonardo Bruni: 1370 yılında Toskana’da doğar, hümanist, devlet adamı ve tarihçidir. Tarihi, Antik Çağ, Orta Çağ ve Modern (Yeni) Çağ olarak üç sınıfa ayıran ilk kişi olmasından dolayı, ilk modern tarihçi olarak anılır. Manuel Chrysoloras’tan Yunanca dersleri almıştır ve Bizanslı göçmenlerin getirdiği yunanca eserleri Latinceye çevirerek çağdaşı İtalyanlar’la paylaşmıştır.

Theodorus Gaza: 1400 yılında Selanik’de doğar ve Selaniğin Osmanlı’nın eline geçmesi ile 1430’da İtalya’ya kaçar. Ferrera Üniversitesi’nde Yunan dili ve edebiyatı üzerine dersler verir, Aristoteles’in Latincede mevcut olmayan eserlerini çevirir.
Theodorus Gaza
Basilios Besarion

Basilios Besarion: 1389 yılında Trabzon’da doğar. Konstantinopolis ve Morea Yarım Adası’nda eğitim alır, İznik Metropoliti olur. John VIII. Palaiologos’la beraber Bizans’ı temsilen Floransa 1439 Ekümenik Konsülü’ne katılır (4 Şubat 2012 tarihli "John Palaiologos VIII.1439 Floransa Katolik Ekümenik Konsülü" isimli yazımdan detaylarını okuyabilirsiniz) . Zamanla Katolik inancına geçer, Papa IV. Eugene tarafından kardinal yapılır ve 1439 yılında İtalya’ya göç eder. Platon, Aristoteles ve tarihçi Ksenofon’u Latinceye çevirir.

Platoncu felsefe ile ilgili tartışmalar:
Özellikle Trabzonlu George ve Manuel Chrysoloras’ın çevirileri ile ortaçağın büyük bölümünde Avrupa’da unutulan Platon’un tekrar ortaya çıkışı önemli tartışmaları da beraberinde getirir. Cicero ve Aristoteles’in öngördüğü politik meselelere ilgi duyan ve katılan vatandaş tanımı yerini politikayı “bilenlere” bırakan ve kendini tefekkür ile dünyevi meselelerden çeken vatandaş tanımına bırakırken bunda Platon’un büyük etkisi olur. Platon’un yazılarındaki “eğitimli bilgelerin yönetimi”, sade vatandaşın politik meselelere kısıtlı katılımı olarak yorumlanırken Rönesans’ın hümanist atmosferinde büyük taraftar toplar. Ama Platon’un popülaritesi önünde yine de büyük bir engel vardır: Aristoteles'in düşünceleri bir şekilde Katolik Hristiyan Doktrine uygun bir hale getirebilmiş olmasına rağmen, Platon’un reenkarnasyon ve eşlerin paylaşımı gibi düşünceleri Hristiyan inancı ile aynı potada eritilmesini çok zorlaştırmaktaydı.

Platoncu ve Aristocular arasındaki tartışma giderek büyür, tartışmanın tam ortasında ise iki isim kalır: kendisi de Platon’un kitaplarını çevirmesine rağmen koyu bir Aristocu olan, Platon okumanın dinsel sapkınlığa yol açacağı gerekçesiyle yasaklanması gerektiğini savunan Trabzonlu George ve Platoncu felsefenin aslında o kadar da Katolik Hristiyan Doktrin’den uzak olmadığını savunan, koyu Platoncu yine Trabzonlu olan Kardinal Besarion.
O zaman Avrupa’nın en özgür tartışma ortamını sunan şehirleri Floransa ve Venedik’te, bu iki Bizanslının etrafında cephelenen Platoncu ve Aristocu felsefe tartışması Rönesans’ı düşünsel anlamda besler ve geliştirir. Bugün Batı Kültürü olarak tanımladığımız düşünce biçimi ve yaşam tarzı büyük ölçüde Bizans’ın Orta Çağ boyunca sakladığı Antik Yunan filozoflarının, şairlerinin, tarihçilerinin eserleri ve seküler eğitimle şekillenir.

Duccio, Havari Petrus ve Andreas’ın Çağrısı, 1308 / İtalyan Rönesans ressamı Duccio’nun bu resminde ise sanatta Bizans’ın etkisini görüyoruz: Havarilerin ve İsa'nın yüzleri adeta Kariye Kilisesi’ndeki mozaiklerin bir kopyası.

El Greko, İsa’nın elbiselerinin çıkarılışı, 1577 / El Greko 1541 yılında Girit’te doğdu, 1566 yılında Venedik’e göç etti, 11 yıl sonra 1577 yılında İspanya’ya gitti ve hayatının geri kalanını orda geçirdi. İspanyol Rönesans’ına resmiyle katıldı. Resimlerini “Giritli” olarak imzaladı.

20 Mayıs 2012 Pazar

İmrahor Cami, Aziz Stoudios Manastırı ve Aziz Yahya Kilisesi

Samatya'da, İmrahor İlyas Bey Caddesi üzerinde, Aya Konstantino Kilisesi'nin arkasında, İmam Aşir Sokaktadır. Çevre ahalisi malesef yapıyı ne İmrahor Cami ne de Aziz Stoudios Manastırı adıyla bilmiyor, sokaktaki insanlara ya da esnafa sorarak ulaşmak isterseniz "İmrahor İlyas Bey Anıtı" demekte fayda var. Yapı oldukça kötü durumda ve çatısı yok, haliyle artık ne kilise ne de cami olarak hizmet vermiyor, kapısındaki tabeladan da anlaşılacağı üzere şu an ki statüsü "Anıt", yani müze değil ama giriş yasak, dilerim en kısa zamanda bakımdan geçirilerek, müze olarak ziyarete açılır ve koruma altına alınır. Zira bu yazı kapıda ki görevliye bütün ricalarıma rağmen "Ayasofya Müzesi'nden özel iznim" olmadığı için içine giremediğim, ancak önüne park etmiş bir kamyonun kasasına çıkarak duvarın üstünden uzaktan görebildiğim bir yapı ile ilgili olacak, bu yüzden malesef detaylar için başkalarının içinden çektiği resimleri kullanacağım.
Aziz Yahya Kilisesi - Kuzey Cephe Duvarı
Yapı istanbul'da günümüze ulaşmış en eski kilisedir, her ne kadar yazının başlığında Aziz Stoudios Manastırı geçmekteyse de bugün ayakta kalan kısım sadece manastırın bazilika şeklinde inşa edilmiş, Aziz Yahya'ya adanmış olan kilisesidir. Manastır,  Konstantinopolis'e yerleşmiş Roma Senatosu Konsülü  Stoudios tarafından milattan sonra 462 yılında yaptırılmıştır, Akoimetoi (acoemetae) yani Uykusuzlar ("a" negatif artikel ve "koimetoi" uyumak) mezhebine aittir, mezhebin adı nöbetleşe 7/24 dua etmelerinden gelir, manastırda keşişler vardiyalar halinde gece gündüz dua ederek ayinin devamlılığını sağlarlarmış. En kalabalık zamanlarında John Freely ve Ahmet Çakmak'ın "Istanbul'un Bizans Anıtları" kitabında söylediklerine göre manastırdaki keşiş sayısı bini buluyormuş.
Aziz Teodorus (759-826)
Manastır altın çağını 799 yılında Aziz Teodorus manastırın baş keşişi olunca yaşar. Aziz Teodorus yedinci ve sekizinci yüzyıllarda etkili olan, tüm dinsel resimleri yasaklayan ve yapanları ölüme mahkum ettiren "İkona kırıcılık" ("Iconoclasm") döneminde, her ne kadar başarılı olamasa da, imparatorları karşısına alarak bu uygulamaya karşı çıkmış, üç defa şehirden sürgün edilmiş ama her seferinde geri dönmüş, politik ve entellektüel olarak son derece aktif bir din adamıdır. Onun manastırın yönetiminde olduğu sürede manastır bölgenin dinsel, sanatsal ve entellektüel anlamda merkezi haline gelmiş, keşişler eski el yazmalarını çoğaltmış, ilahiler bestelemiş ve ikonalar çizmişler.

Aziz Yahya Kilisesi Güney Cephe Duvarı
Manastır aynı zamanda tarihte de önemli olaylara tanıklık etmiş, imparator beşinci Mikahil tahttan indirilince canını kurtarmak için Stoudios Manastırı'na sığınmış ama buna rağmen öfkeli kalabalık imparatoru dışarı çıkartmış ve gözlerine mil çekerek Sakız Adası'na sürgüne göndermiş. İmparatorlar Ishak Birinci Komnenos ve Mikhael Yedinci Dukas emekliliklerinde bu manastırda inzivaya çekilmişler. Elli yedi yıllık Latin istilası sonrasında şehri geri alan imparator Mikhael Sekizinci Palaiologos şehre törenlerle girişinde ilk olarak yürüyerek bu manastıra gelip, dua etmiş ve sonra at üstünde Aya Sofya'ya devam etmiş. Ama en ilginç hikaye şüphesiz Sultan Beyazıd'ın oğlu Şehzade Yusuf'undur, kesin bilinen gerçek Şehzade Yusuf'un bir şekilde Konstantinopolis'e geldiği, hristiyanlığı seçtiği, ismini Demetrios olarak değiştirdiği ve bu manastırda yaşadığı, öldüğü ve gömüldüğüdür, tartışmalı kısmı ise hikayenin detaylarındadır: Londra Üniversitesi'nde Bizans Tarihi Profösörü Jonathan Harris'in "Bizans'ın Sonu" isimli kitabında yunan edebiyatı ve Konstantinopolis'e hayran olan Şehzade Yusuf'un kaçarak Bizans'a sığındığını söylerken, Alexander Van Millingen Bizans Kiliseleri adlı kitabında bizzat Beyazıd'ın Yusuf'u Bizans'a rehine olarak bıraktığını söyler. Aynı yıllarda Beyazıd'ın Bizans Prensi Manuel'le beraber sefere çıktığını düşünecek olursak, karşılığında da Osmanlı Şehzadesi Yusuf'un rehin bırakıldığı ama hristiyan olup bir daha geri dönmediği ikinci senaryo yunan edebiyatına hayran olup Bizans'a kaçan şehzadeye nazaran bana biraz daha gerçekçi geliyor.
Korint Sütun Başları
Bugün artık Aziz Stoudios Manastırın'dan pek bir iz kalmamakla beraber geriye sadece Aziz Yahya Kilisesi kalmıştır. Kilise dikdörtgen bir bazilika olarak inşa edilmiştir, bugün içerisinde bulunan kolonların sağ kolda olanları yıkılmış, sadece sol kolda olanları ayaktadır. Sütun başları korint stilinde olup resimlerden ne kadar güzel oldukları görülmektedir. Kilisenin içerisi ile ilgili yazılı metne on beşinci yüzyılda gezgin İspanyol Büyükelçisi Ruy Gonzales de Clavijo'nun yazdığı anılarından ulaşıyoruz, Konstantinopolis'e gelen büyükelçi kilisenin içini şu satırlarla tarif eder:
" ... içerisinde yedi altar vardır, tavanı, duvarları ve koridorları hikayeler anlatan çok zengin moziklerle süslüdür ve ana salonunda yeşil renkli yirmi dört kolon vardır."
Bu satırlardan kilisenin içerisinin bir zamanlar yerden tavana kadar son derece güzel mozaikler ile kaplı olduğunu anlıyoruz.
 
Yapı en büyük zararı Latin istilası esnasında yaşamış, sonrasında gelen 1782 büyük yangını ve  1894 depremiyle beraber bugünkü yıkıntı halini almıştır. 1453 yılnda Osmanlı'nın şehri almasından sonra II. Beyazıd döneminde padişahın imrahoru yani ahırcı başı olan İlyas Bey tarafından restore edilerek cami haline getirilmiş ve 1908 yılında çatısı çökünce terk edilmiştir.


  
Büyük ihtimalle altı ya da yedinci yüzyılda manastır keşişlerinden birinin yazdığı şiir:

"Hiç bir barbar yüzüme bakamaz, hiç bir kadın sesimi duyamaz.
Tam bin yıldır aylak bir erkek girmemiştir kapısından, hiç bir dişi geçmemiştir yakınından.
Hücrem bir saray gibidir: bir zeytinlik ve bir asma bahçesi çevreler etrafını,
Önümde zarif ve bereketli selvi ağaçları, bir yanımda çarşısıyla şehir,
Bir yanımda tüm kiliselerin anası ve dünyanın krallığı.... "

Click here for English