18 Mart 2015 Çarşamba

John Locke ve Liberalizm

"Hükümet Üzerine İkinci Risale"yi elime ilk aldığımda boyutundan mütevellit hayal kırıklığına uğramıştım; yaklaşık 100 sayfalık bu küçücük kitap mıymış demiştim tarihin akışını değiştiren. Belli ki insan bu kadar önemli bir kitabın ister istemez daha bir heybetli olmasını bekliyor. Üstelik aynı küçücük kitap okuduktan sonra benim de üzerimde hakkında yazılar yazacak kadar büyük bir etki yarattı. Bugün bu dünyada adının önüne 'liberal' yani "özgürlükçü" sıfatını eklediğimiz ne veya kim varsa (demek ki buna ben de dahilim), parlementer demokrasi ve sivil haklar ile ilgili bildiğimiz neredeyse her şey John Locke'un bu küçücük kitabıyla başlar.

Locke bize bugün bildiğimiz anlamdaki modern devleti verir, Niccolo Machiavelli ve Thomas Hobbes'un açtığı seküler yoldan devam eder ama onların hayal bile edemeyeceği yeni bir noktaya taşır Aydınlanma'yı. Tüm Avrupa'nın tanrısal yetkilerle donandıklarını iddia eden mutlak monarşiler ile yönetildiği bir esnada, doğal hukuk açıklamasıyla başlayan tezi, tüm insanların eşit olduğu ve herkesin üç temel ve elinden alınamaz hakka, yani "yaşam, özgürlük ve mülkiyet" hakkına sahip olduğu iddiası ile devam eder. Sonrasında bu üç öğeyi Thomas Jefferson Özgürlük Bildirgesi'ne yerleştirecek ve Locke'u ABD'nin fahri kurucu babalarından biri yapacaktır.


Locke 1632 yılında Bristol, İngiltere'de püriten bir aileye doğar, babası İngiliz İç Savaşı'nda Parlemento tarafında savaşmış bir avukattır. Locke Oxford'da skolastik felsefe okumaya başlar ama konuyu çok sevmez, Rene Descartes gibi çağının filozofları ve deneysel felsefe çok daha ilginç gelir, bir süre sonra bu merakı onu tıbba itecektir. Danışmanı ve aynı zamanda kişisel doktoru olduğu Lord Shaftsbury'nin Kral II. Charles'ın öldürülmesi amacıyla planlanan "Rye House Komplosu"na dahil olduğu iddiasıyla tutuklanıp yargılanmaya başlaması üzerine kendi hayatının da tehlikede olduğunu düşünen Locke 1683 yılında Hollanda'ya kaçar ve 1688 yılında William'ın tahta geçtiği Muhteşem Devrim ("Glorious Revolution") gerçekleşene kadar kalır. Hükümet Üzerine İki Risale'yi 1689 yılında isimsiz olarak yayınlar. Kitap ilk önceleri büyük bir ilgi görmez, gerçekten anlaşılması ve etkisinin ortaya çıkması için yaklaşık yarım yüzyıl geçmesi gerekecektir. 

Hükümet Üzerine İkinci Risale'yi konuşmadan önce Hükümet Üzerine Birinci Risale'den başlamak daha doğru olacaktır. Locke bu kitabı Sör Robert Filmer'ın "Patriarcha; Kralların Doğal Hakları" kitabına cevaben yazar; kitap kısaca Patriarcha'nın karşı tezidir. Birinci Charles tarafından şövalye ilan edilip, büyük bir servet ile ödüllendirilen Filmer deyim yerindeyse kraldan daha çok kralcıdır. Kralların tanrı tarafından hüküm sürme hakkı verilen Davut'un soyundan geldikleri ve bu nedenle tebaları üzerinde sorgulanamaz ve ilahi bir hüküm sürme hakkına sahip olduklarını savunur. Locke'un Birinci Risale'si Patriarcha'da ki tezlerin bir eleştirisidir,  bütün kitap boyunca Locke Filmer'ın tezini en başta kimin Davut'un soyundan geldiğini bilemeyeceğimiz gerçeği ile başlayarak yanıtlar. Birinci Risale'de neyin olmaması gerektiğini anlatan Locke asıl kendisini tarihe geçirecek olan çıkışı İkinci Risale ile yapar ve mutlak monarşi'nin yerine ne olması gerektiğini çok kısa ve yalın bir dille anlatır. İkinci Risale aşağıdaki ana başlıklarla özetlenebilir.

Doğal Hukuk Tezi , Hobbesçu ve Lockeçu yaklaşım:
İkinci Risale "Doğal Hukuk" tezi ile başlar. Doğal Hukuk insanların devletler olmadan önce, ilkel dünyadaki yaşamları üzerine varsayımdır. Doğal yaşamda ilkel insan kendisine ya da mal varlığına zarar veren diğer insanları kendisi cezalandırmak hakkına sahiptir. Devlet kavramı doğal hukuk içerisindeki ilkel insanın "kendi cezalandırmak" ile ilgili hakkını sosyal bir anlaşma çerçevesinde devlete devretmesidir. Bu konu Locke'dan hemen önce Hobbes tarafından ele alınır ve bu noktaya kadar her ikisi de devletten önceki doğal yaşam hakkında ve vatandaşın "kendi cezalandırma hakkını" devlete devretmesi ile alakalı aynı fikirdeyken en temel konuda ayrılırlar. Hobbes doğal hukukun geçerli olduğu devlet öncesi yaşamı Leviathan'da "kısa, sıkıntılı ve şiddet dolu" olarak tanımlar, Hobbes'a göre devlet düzeni kurulmadan önce insanlar tam bir savaş halindedir.  Devlet ancak mutlak monarşi ve otoriter bir liderin demir yumruğuyla serbest kaldıklarında hiç durmadan birbiriyle savaşan bu vahşi insanları yönetebilir. Locke ise devlet öncesi ilkel yaşamı "barışçıl ve huzurlu" olarak tanımlar, yani insanlar doğal yaşam içinde sadece kendilerine saldırı olduğunda geri saldırırlar, buna mukabil ekseriyetle barışçıl bir hayat sürerler. Mutlak monarşiyi savunan Hobbesçu felsefe ve özgürlükçülüğü savunan Lockeçu felsefe en temelde bu noktada birbirlerinden ayrılırlar. Aradan geçen 300 yıla rağmen tam olarak bu fark, yani insanları özgür bırakırsak savaş ve kaos olur veya düzen ve barış olur varsayımı bugün tüm dünyada ki muhafazakar ve özgürlükçü rejimlerin temelini oluşturur. Bugün hala Amerika Birleşik Devletleri'nde Cumhuriyetçiler en temelde Hobbesçu bir felsefe ile muhafazar bir tutum içindeyken, Demokratlar da Lockeçu bir tutumla özgürlükçüdür. Hatta bu temel felsefi ayrım yani doğal hukuk doktirini, Hobbes ve Locke'un aldığı karşıt pozisyonlar bugün sadece ABD değil tüm dünyadaki muhafazakar ve özgürlükçü rejimlerin ve partilerin politikalarının arkasında ki ana düşünceyi oluşturur.

Hükümetin meşruluğu:
Locke İkinci Risale'de bir hükümetin sadece ve sadece hükmedilenin rızası varsa meşru olduğunu söyler, hükümetler vatandaşlarının özgürlüklerini korumak için vardır. Bu bize şu an son derece doğal gelebilir ama bu cümlenin kurulduğu yıla bakarsak olayın önemini anlarız; kim bilir "l'etat c'est moi" ("devlet benim") diyen Fransa Kralı XIV. Louis John Lock'un bu tezini duyunca ne düşündü ya da İngiliz Kralı II. Charles iktidarının halkının rızasına bağlı olduğunu okuyunca ne çok sinirlenmiştir acaba. Bu 17. yüzyıl için söylenebilecek en tehlikeli ve en devrimci cümlelerden biriydi. 

Temel ve vazgeçilemez üç hak: yaşam, özgürlük ve mülkiyet:
Locke doğal hukuk tezine tüm insanların eşit olduğu ve 3 temel ve vazgeçilemez hakka sahip olduğu savı ile devam eder. Yaşam, özgürlük ve mülkiyet ("life, liberty and property") hakkı. Sonrasında Thomas Jefferson bu 3 temel hakkı "yaşam, özgürlük ve mutluluğun peşinden gitmek hakkı " ("Life, liberty and persuit of happiness") olarak ABD anayasasına yerleştirecektir. Mülkiyeti en temel insan haklarından biri sayması bağlamında bakarsak, İkinci Risale için belki de "Kapitalist Manifesto" da diyebiliriz. Ortaçağ boyunca Kilise'nin gayri ahlaki bulduğu "mal varlığı ve ticaret"in artık ahlaki adledilmesi, ticaret yapan orta sınıfın ortaya çıkışı, 17. yy'da Locke'un mülkiyeti ve mülkiyet biriktirme (tasarruf ve kapital yaratımı) hakkını en temel insan hakkı olarak meşrulaştırması 18. yy'da Adam Smith'in üzerine Wealth of Nations'ı yani modern ekonominin başlangıç tezlerini kuracağı temeli sağlar. Locke "Tanrı yeryüzünü çalışan ve mantıklı olan insana bahşetmiştir" der. Tüm bunlar Locke'u liberalizmin babası olarak tarihe geçirecek, ileride liberteryen görüşün de temelini oluşturacak olan "Gece Bekçisi Devlet"e ("Night Watchman State") giden yoldaki ilk adımları atacaktır; devlet sadece vatandaşların özgürlüklerini, yaşamlarını ve mallarını korumak için vardır, bundan başka hiçbir görevi olmadığı gibi hiçbir yetkisi de yoktur, en iyi devlet en küçük olanıdır.

Franklin, Adams ve Jefferson  Özgürlük Bildirgesi Üzerinde Çalışırken
(Jean Leon Ferri, 1900)
Risale'nin eleştirisi:
Kişisel olarak benim İkinci Risale ile ilgili en büyük sıkıntım, bütün kitap boyunca Locke'un herşeyi vahiy ile  açıklama çabası oldu. Oxford'da geçirdiği yıllarda Locke için sessizlik abidesi denirmiş, en yakın dostları bile Locke'un siyasetle ilgili ne düşündüğünü bilmezmiş. Gayet mantıklı, bedelini hayatınızla ödeyebileceğiniz son derece keskin ve ilerici fikirleriniz varsa bunları kendinize saklamak isteyebilirsiniz. Kaldı ki Locke isimsiz de olsa yine de aklındakileri yazdı. Hoş Locke'u okurken garip bir hisse kapılırsınız, Locke bir sayfa önce söylediğini bir sonraki sayfada vahiyle destekleyeyim derken bazen elinizden alıp götürmek zorunda kalabilir.
Gelelim içerik ile ilgili en önemli eleştirilere, ilk eleştiri tabiki Locke'un sadece kendisinin de ait olduğu mal sahibi orta sınıfın haklarını savunmasıdır. Hatta belki de Locke ile ilgili okurunda en büyük hayal kırıklığı yaratacak nokta kitabının içeriğinden öte özel  yaşamı ile ilgilidir: Locke bütün bu özgürlükçü satırları yazarken Afrika'dan Amerika'ya köle ticareti yapan bir şirketin ortağıdır (Şu an yaptığım şeye tam olarak "Ad Hominem" deniyor ve aslında yapılmaması gerekiyor... neyse). Üzerinde tartışılması gereken bir başka nokta da Locke ve mülkiyete verdiği aşırı önemdir, bugün sıradan ABD vatandaşının sahip olduğu değerler üzerinde ve hatta hala süregelen ABD kanunları üzerinde Locke'un ve anayasanın en başına koyduğu mülkiyetin önemini görebilirsiniz.

Yazının başında bahsettiğim üzere Locke tüm insanların eşit olduğu, herkesin yaşam, özgürlük ve mülkiyet hakkı olduğunu, hükümetlerin görevinin vatandaşlarının bu üç hakkını korumak olduğunu tarihte ilk defa en açık şekliyle yazıya döken kişidir. Sadece bu bile O'nun tüm dünya tarihini değiştirmesine yetecektir  ama Locke bununla kalmaz, tezine meşru bir hükümetin ancak hükmedilenlerin rızası ile oluşacağını ve eğer vatandaşların hükümdarın yetkilerini kötüye kullandığına kanaat getirirlerse isyan edebileceklerini de söyledikten sonra son noktayı bir de güçler ayrılığından tarihte ilk defa bahsederek koyar (genel kanının aksine bunu Montesquieu'den önce yapar). Artık ok yaydan bir defa çıkmış, aydınlamanın siyaset felsefesi ile ilgili kısmının temellerini Locke hazırlamıştır, ilerleyen yüzyıllarda Fransız ve Amerikan devrimleri gerçekleşecek, 1787 yılında Amerikan Anayasası temeline Locke'un ilkelerini alarak hazırlanacak, Avrupa'da mutlak monarşiler birer birer yıkılırken yerlerine temellerinde yine Locke'un özgürlük ile ilgili prensipleri olan önce anayasal monarşiler sonrasında ise parlementer demokrasi ile yönetilen devletler kurulacaktır.

Click here for English

10 Ekim 2014 Cuma

Siyaset Felsefesi ve Özgürlükler Üzerine

Keşke siyaset ile ilgili tartışmaları, ki herhalde tartışmaların büyük çoğunluğunu oluşturur, “bu konuda ben haklıyım çünkü Sokrat böyle diyor" veya "doğru olan şudur çünkü Marx böyle yazmış" diye çözümleyebilseydik. Ama yapamıyoruz. İyi ki de yapamıyoruz. Başlangıç noktasını Platon'un Devlet'i olarak alacak olursak, en doğru yönetimin hangisi olduğu, neyin bir hükümeti meşru kılacağı, yasaları kimin yapacağı ve belki de en önemlisi çocukları kimin neye göre eğiteceği ile ilgili tartışma 2400 yıldır sonuçlanmıyor, sadece her bir düşünürle gelişiyor ve şekilleniyor. Belki de benim gibi sayılar ve tek doğru cevaplar ile yetiştirilmiş bir mühendise siyaset felsefesinin bu denli değişik ve çekici gelmesinin en önemli sebebi bu olmuştur: yani hiçbir sorunun tek doğru cevabının olmaması.

Yüzyıllar önce yazılan kitapların bugünün sorularına cevap vermesinin mümkün olmadığı aşikâr;  zaten biz bugün düşünürleri yüzyıllar önce verdikleri cevaplar için değil, yüzyıllar önce sordukları sorular için okuyoruz. Solon ve Perikles'in kurduğu Atina Demokrasisinin geçici de olsa çöküşüne şahit olan Platon ve Aristoteles en iyi yönetimin Aristokratik Oligarşi olduğunu düşünüyordu. Bunun artık en azından medeni dünya için hiçbir geçerliliği yok, oysa hala Platon ve Aristoteles'i okumaya devam ediyoruz çünkü ilk defa onlar "neden yasalara ihtiyacımız var" ve "gerçek adalet nedir" sorularını sordular. Ya da bugün kölelik modern dünyada yok ama biz Aziz Augustinus'un köleliğin neden gerekli ve ahlaken doğru bir olgu olduğunu anlattığı metinlerini bugün hiçbir geçerliliği olmasa da hala okuyoruz. Çünkü her metni ve düşünürü tarihsel şartları içinde değerlendiriyor ve siyaset felsefesinin ya da dolaylı olarak kişi hak ve hürriyetlerinin gelişimini her adımıyla kesintisiz görmek ve anlamak istiyoruz. Bugün bizim için tartışılması bile gülünç olabilecek konuların, mesela kralların iktidarının ilahi olmaması gibi bir fikrin bundan 500 yıl önce dile getirilmesinin hayatlara mal olduğunu biliyoruz. Düşünürlerin kendi dönemlerinin tartışmasız doğru kabul edilen kurallarını sorguladıkları sorularını bugün hayranlıkla okuyoruz. Kendi çağımızla ilgili acaba bizim göremediklerimiz, kör noktalarımız neler diye düşünüyoruz. Herkesin üzerinde uzlaştığı doğruları (ki şüphesiz birçoğu yarının yanlışları olacak) sorgulamakla ilgili cesaret buluyoruz. Zira binlerce yıl önce yazılmış kitaplarla bugünün sosyal hayatını düzenlemek veya sorularına cevap aramak değil niyetimiz; öyle bir yöntem zaten var, adına din diyoruz ve haliyle kendisi konumuzun tamamen dışında.

İnsanoğlunun binlerce yıldır süren en doğru rejimi bulma serüveninde her şey birbiriyle iniltili ilerler ve taban tabana zıt görünen sistemlerin bile birbirleriyle olan bağlantılarını görmek insanı şaşırtır. Niccolo Machiavelli'nin Prens’le ortaçağ boyunca bin yıldır dinle şekillenen yönetim bilimine ilk defa yaptığı seküler ama içeriği itibarıyla yöneticiyi acımasızlaştıran ve insanların çoğunu kötü niyetli varsaydığı yorumunu, Thomas More'un herkesin melekler kadar iyi olduğu Ütopya’sının takip etmesi veya Thomas Hobbes'un Leviathan’ında kişi haklarını yok sayan monarşik devlet canavarını John Locke'un bir yüzyıl sonra Amerikan Anayasasının temelini oluşturacak kadar geniş bireysel özgürlükler üzerine kurduğu Hükümet Üzerine İkinci Risale’sinin takip etmesi bir tesadüf değildir, bilakis etki tepkidir. Her düşünür kendi yüzyılının gerekli sorularını sorar ve sonraki düşünüre üzerinde çalışıp kendi sorularını soracağı düşünsel ortamı hazırlar.


Thomas Hobbes, Leviathan, 1651 İlk Basım Kitap Kapağı /
Leviathan Eski Ahit'ten bir mitolojik canavarın ismidir, belli ki Thomas Hobbes
mutlak monarşiyi sembolize etmesi için en uygun seçimi yapmış.
 

Açıkçası siyaset felsefesi ile ilgilenmek pek tekin bir iş de değildir; çünkü insanoğlunun devlet ve rejimle ilgili düşüncelerinin tarihini okumaya başlayan kişinin, en temel soruların bile yüzlerce yıldır kesin bir şekilde cevaplanamıyor olması bir yana, her düşünce akımının içinde hem doğrular hem de yanlışlar olduğunu anlamasıyla, kendi inançlarını da sorgulaması kaçınılmaz olacaktır. Ve belki de en önemlisi, siyaset felsefesi okumaya başlayan kişi sadece iki yüz yıl önce üzerinde anlaşılan bazı doğruların bugünün yanlışları olduğunu ve bu yüzden bugün tüm kalbimizle inandığımız değerlerimizin iki yüzyıl sonra gülünç olabileceğinin ayırdına varacak, inanmanın ve doğruları bildiğini düşünmenin verdiği huzuru, kuşkuculuğun huzursuzluğu ile değiştirmek zorunda kalacaktır. Hâlbuki ne güzel ve güvenlidir kendimiz gibi milyonlarca insanla beraber doğru olduğundan şüphe duymadığımız bir şeye inanmak, bir cemiyete/partiye ait olmak, ümmetimiz ile hareket etmek, sloganlarla konuşup, marşlarla yürümek.

Kim bilir belki bir kaç yüzyıl sonra bildiğimiz anlamda ülkelerin ve dogmatik inançların olmadığı, dünya üzerindeki tüm özgür ve eşit insanları kucaklayan Evrensel Milletler Cemiyeti benzeri bir düzen olacak. Kişi hak ve hürriyetlerinin, düşünce özgürlüğünün ve fırsat eşitliğinin bugünün çok ötesinde olduğu, teknoloji sayesinde bilginin bugün tahayyül dahi edemediğimiz hızlarla paylaşıldığı, tüm dünya nüfusunun dinden, dilden ve milliyetten bağımsız aynı parlamentoda temsil edildiği ülkesiz bir dünya. Olur mu dersiniz? Bunu henüz hiçbirimiz bilmiyoruz. Yine de temkinli olmakta fayda var, herkes için kişi hak ve hürriyetlerinin genişletilmesinin dışında herhangi bir kavramı savunmadan önce iki kere düşünmeliyiz, hele hele savunduğunuz kavramın, fikrin içinde "ulu", "kutsal", "şanlı", "yüce" ve benzeri sıfatlar geçiyorsa iki de yetmez on defa düşünmeliyiz. Adına siyaset felsefesi dediğimiz yüzlerce yıllık bu macerada uzun vadede istikrarlı bir şekilde gözlemleyebileceğimiz tek eğilim bilginin daha ulaşılabilir olmasıyla beraber insanın gittikçe özgürleşmesidir.

28 Nisan 2014 Pazartesi

Sivil İtaatsizlik Tarihi


Yasalar adil olmadığında yine de uymak zorunda mıyız? Yoksa tam aksine, doğru olan adaletsiz yasalara uymamak mıdır? Peki ama devletin yaptığı yasaların adil olup olmadığına kim karar verebilir?... İnsanlık yüzyıllardır bu sorulara tam cevaplar verebilmiş değil; sivil itaatsizlik ise tam bu noktada, vatandaşların şiddet içermeyen eylemlerle adil olmadığına inandığı yasaları ihlal ederek değiştirmeye çalışması olarak ortaya çıkıyor. Sivil itaatsizlik konusunu ilk defa bir kitaba konu eden, isim babası diyebileceğimiz Amerikalı aktivist-yazar Henry David Thoreau, 1849 yılında yayınladığı "Hükümete direniş, sivil itaatsizlik" isimli kitabında özetle vatandaşların vicdanlarını devletin yaptığı yasaların önüne koymaları gerektiğini söylüyor.
Özünde yasa ihlali olması nedeniyle, sivil itaatsizlik muktedir tarafından her zaman anarşi, kaos ve suç ile bir tutulur, oysa sivil itaatsizlik düşünülenin aksine demokrasiye ve hukuk devletine aykırı bir eylem değil, tam aksine demokrasi ve sivil hakların kazanımı için en gerekli olgudur ve geçmişi de en az demokrasi kadar eskidir. Tarihte bilinen ilk sivil itaatsizlik eylemi, yani MÖ 507 Atina isyanı bugün bildiğimiz demokrasinin oluşmasını sağlamıştır, bu bağlamda demokrasi ve sivil itaatsizlik birbirinin vazgeçilmez parçalarıdır, biri olmazsa diğeri olmaz demek doğru olacaktır.
Gelelim tarihte bilinen ilk sivil itaatsizlik eylemine ve demokrasinin doğuşuna;
“iyi bir insan olmak ve iyi bir vatandaş
olmak her zaman aynı şey değildir”
Aristoteles
MÖ 6. yüzyılda Atina halkı yüzyıllar süren bir mücadele sonunda, Yunan filozof ve devlet adamı Solon'un önderliğinde bir meclis kurar. Her ne kadar son sözü oligarşik yönetim söylese de, halk bu mecliste önemli konularda oy kullanır ve yönetime katılır. MÖ 507 yılında tiran olmak isteyen Isagoras yönetime el koyar ve meclisi kapatır. Yönetime el konulup meclisin kapatıldığı günün akşamı halk ayaklanır ve yönetime el koyan Isagoras ve Spartalı paralı askerlerini üç gün süren bir isyan sonrasında şehrin ana meydanına sıkıştırır. Isagoras ve askerleri canlarını kurtarabilmek için çareyi kaçmakta bulur. Tiranı kovan halk ilk iş olarak reformist devlet adamı Kleistenes’i göreve getirir, meclisi tekrar açar, tüm vatandaşlara eşit oy hakkı verir ve bu sefer tüm karar yetkisini ise sadece meclise vererek tarihin bilinen ilk demokrasisini kurar. Tarih bu olaydan önce ve sonrasında olmak üzere binlerce isyanla doludur ama bu isyanı diğerlerinden ayıran ve bunu tarihin bilinen ilk sivil itaatsizlik eylemi yapan ise diğerlerinden faklı olarak arkasında bir liderin ve haliyle bir organizasyonun olmayışıdır. Atina'da halk meclislerinin kapatıldığı o günün gecesi sokağa kollektif bir öfkeyle çıkar, diktatör Isagoras’ı devirmeye çalışan isyancı bir liderin organizasyonu ve önderliğinde değil, herkes tek başına ve ne yapacağını bilmez bir şekilde, meclisin kapatılmasına olan öfkeyle sokağa çıkar ve şehrin ana meydanına gider. Meclislerini kapatan çiçeği burnunda tiranları Isagoras ve yandaşı Spartalı askerlere direnmeye başlarlar, ta ki devirip yerine kendi yönetimlerini kurana kadar. (MO 507 Atina isyanı detaylarını 09.04.2014 tarihinde yazdığım "Demokrasinin Doğuşu" isimli yazımda okuyabilirsiniz)
Amerikan Anayasası ve köleliğin kaldırılması
Amerikalı tarihçi yazar Howard Zinn, “sivil itaatsizlik demokrasiye karşı değildir, bilhassa demokrasinin en önemli parçasıdır” der.  Bugün dünyanın en özgürlükçü anayasası sayılan Amerikan anayasasının oluşum tarihine baktığımızda en temel insan haklarının sivil itaatsizlik eylemleriyle kazanıldığını görürüz. Amerikan’nın kuruluş hikayesi bile aslında ingiliz hükümetine karşı bir sivil itaatsizliktir eylemidir, 1773 yılında Boston limanında sömürgeci İngilizlerin aldığı haksız vergileri protesto etmek için çayları denize dökerek sömürgecilerinin yasalarına karşı çıkan Amerikalılar sadece Boston Tea Party hareketini değil sonrasında bağımsız bir ülkeyi kuracaklardı.
1850 Yılında Amerika'da düzenlenen "kaçak köle yasası" ("fugitive slave act"), Güney eyaletlerinden kaçıp Kuzey'e savunan köleleri Güney'deki sahiplerine iade etmeyi gerektiriyor ve kaçak kölelere yardım ve yataklık eden vatandaşlar ve görmezden gelen yetkililer ile ilgili sadece para değil aynı zamanda hapis cezası da öngörüyordu. Kuzey eyaletlerinde Güney'den kaçan köleleri yetkililere teslim etmeyen Amerikalılar da vicdanlarının sesini dinleyerek yasaları ihlal ediyorlardı, bu da temelde bireysel bir sivil itaatsizlik eylemidir. Birçok Amerikalı vatandaş, yazının başında ismi geçen Thoreau liderliğinde bu yasayı vicdanlarının sesini dinleyerek ihlal etmiş ve kaçan kölelere yardım edip, gerektiğinde evinde saklamıştır. Bu sivil itaatsizlik eylemi, köleliğin tamamen kaldırılması yolunda en önemli adım olmuştur.
Martin luther King Jr. ve sivil haklar


“Adil olmayan yasalara uymamak
ahlaki bir sorumluluktur”
Martin Luther King Jr. 
Amerika'da köleliğin kaldırılması Afrikalı Amerikalılar için sivil hakların kazanımı yolunda sadece ilk adımdır, bu uzun yolculuk takibeden yüzyılda Martin Luther King Jr. liderliğinde, şiddet içermeyen sivil itaatsizlik eylemleri ile devam etmiş ve sonuca ulaşmıştır. Martin Luther King Jr. ayrımcılık yapan Montgomery otobüs işletmesini 13 ay süren bir boykottan sonra pes ettirip otobüslerde siyahlara uygulanan ayrımcılığı bitirir. Martin Luther King Jr. ve arkadaşları siyahların girmesi yasak olan parklara, kamusal alanlara ve restaurantlara girip, oturup polisin gelmesini bekler ve sonrasında direnmeden tutuklanırlar. Bu sayede yasağın adaletsizliğine dikkat çeker ve birer birer kaldırtırlar. Martin Luther King Jr. şiddet içermeyen sivil itaatsizlik eylemlerinin ilhamını kendilerinden önce bu yolla koskoca İngiltereyi dize getiren Mahatma Gandhi’den alır.

Mahatma Gandhi ve Satyagraha (doğruda ısrar)
Gandhi Hindistanda Sömürgeci İngiliz hükümetinin ayrımcı politikalarını şiddet içermeyen sivil itaatsizlik eylemleri ile protesto eder ve eşit haklar ve bağımsızlık konusunda kati bir başarı sağlar.  Satyagraha (“insistence on truth”) Gandhi’nin bulduğu bir kavramdır, ben ingilizceden türkçeye çevirisini “doğruda ısrar” olarak yapıyorum ama tam olarak anlamı bir kaç kelime ile ifade etmek güç. Gandhi bu yolla güç kullanan düşmalarını güç kullanmadan iyilik ve sakinlikle alt etmeyi, onları “iyi”ye dönüştürmeyi hedefliyordu. Satyagraha'nın ingilizce karşılığı olan “silent force” kavramını Martin Luther King Jr. Yıllar sonra o ünlü “I have a dream” konuşmasında kullanacaktır.

12 Mart 1930, Gandhi "tuz üretim" yasağını protesto için yürüyor
Türkiye’nin yakın tarihin ilk sivil itaatsizlik eylemi; 555K
5 Mayıs 1960 tarihinde Ankara Kızılay’da gerçekleşen Cumhuriyet tarihinin ilk sivil itaatsizlik eylemi “555K” adını 5. ayın 5. günü saat 5`te Kızılay'da gerçekleşmesinden alır. Baskıcı politikaları ile o sırada ülkeyi iyice geren Demokrat Parti’yi protesto etmek için üniversiteli gençler Kızılay’da toplanırlar ve tüm uyarılara rağmen dağılmaz ve polise direnirler.
Rivayet o ya, DP mitingi için Kızılay Meydanı'na gelen dönemin başbakanı Adnan Menderes, bir anda kendini protestocuların arasında bulur. o zamanlar öğrenci olan, CHP eski lideri Deniz Baykal, Menderes'in “Ne istiyorsunuz” sorusu üzerine başbakanın yakasına yapışıp “Hürriyet istiyoruz” diye bağırır. Menderes ise o meşhur cevabı verir:
“Başbakanın yakasına yapışıyorsun, bundan büyük hürriyet olur mu?
555K eyleminden kısa süre sonra, 27 Mayıs 1960 tarihinde cumhuriyet tarihinin ilk askeri müdahalesi gerçekleşti. 555K eyleminde o 5 Mayıs 1960 günü kendisi de eylemde olan Cemal Süreyya’nın 555K şiiri yıllar sonra ülkenin gelecekleri için direnen gençlerine miras kaldı....

biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
anamız çay demliyor ya güzel günlere
sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa

sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız

bu, böyle gidecek demek değil bu işler
biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz

ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
işte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.”

Cemal Süreyya, 1960

Click here for English

9 Nisan 2014 Çarşamba

Demokrasinin Doğuşu

Bronz Çağı’nın sona ermesi ile, Milattan Önce 10. YY’da, Ege Denizi çevresindeki krallıklar yıkılır ve yerlerine anayasa temelli, kralların ya sembolik pozisyonları ya da çok az yetkilerinin olduğu anayasal monarşi ve oligarşi ile yönetilen Yunan şehir devletleri kurulur. Ağırlıklı olarak bir kaç soylu ailenin yönetimi bir anayasa çerçevesinde paylaştığı bu oligarşik aristokrasi yönetimi, savaş benzeri kriz durumlarında aileler arasındaki güç çatışmaları sebebiyle tıkanır. Kriz anlarındaki yönetim tıkanıklıklarını önlemek için Yunan şehir devletleri anayasalarına bu gibi durumlarda geçici bir süre için seçilen ve tüm yetkiyi, yasama, yürütme ve yargıyı tek elde tutan, "tiran" adında yöneticiler atarlar. Fakat, kolaylıkla tahmin edileceği üzere bir defa tüm gücü ele geçiren tiranlar kriz ya da savaşlar bittikten sonra bu yetkilerinden kendi istekleriyle vazgeçmez ve genellikle oligarşik yapı tarafından devrilene kadar gücü ellerinde tutarlar. Yunan şehir devletleri mutlak monarşilerden sonra birkaç yüzyıl bu iki yönetim şekli arasında sürekli olarak gidip gelirler; sıkıntılı zamanlarda başa geçen tiranlar ve monarşi ve sonrasında bunları yıkıp tekrar kendi aralarında bir güç paylaşımına giden soylu aileler ve oligarşi. Fakat tüm bu süreç boyunca Yunanlılar tiranlara dahi yetkilerini veren anayasalarını elde tutar ve adım adım geliştirirler.


Atina'nın Kurucu Kralı Theseus; yönetim gücünü ilahi kuvvetlerden alan bir yarı tanrı, yarı kral.
Minotaur fatihi Theseus, Charles-Édouard Chaise, 1791

Milattan önce 6. Yüzyıla gelindiğinde oligarşik sistem, şehirlerin ve ekonomilerinin büyümesi ile yönetimi paylaşan birkaç soylu aileden onlarca soylu aileye genişler. Milattan önce 590 yılında Atina şehir devletini her biri asil ailelerden sadece bir yıl için seçilen 9 adet "Arkon" adı verilen senatör yönetmekteydi. Kararlar asillerin katılımıyla genel kurul adı verilen mecliste alınıyordu. Her ne kadar geçen yüzyıllarda yönetim ilahi güçler ve sınırsız yetkiyle yöneten tek bir kral ve hanedanından, anayasa çerçevesinde yetkileri aralarında paylaşan ailelere dağılsa da halen bir halk iradesinden bahsetmek mümkün değildir. Tam bu yıllarda Atina büyük bir ekonomik kriz içerisine girer ve durma noktasına gelen ekonomi ve buna bağlı olarak  ortaya çıkan sosyal sıkıntıların halledilmesi için tarihe "7 Bilge"den biri olarak geçen büyük devlet adamı Solon asiller tarafından tiran olarak seçilir.


Solon heykeli,  Amerikan Kongresi Kütüphanesi,
Thomas Jefferson Binası.
Heykeltraş; Frederick Wellington Ruckstull.

Atina’yı ekonomik ve sosyal olarak çöküşün eşiğine getiren sistemin temelinde "borç köleliği" yatıyordu; Bir Atinalı için borç alabilmenin tek yolu kendisini ve ailesini borcun ödenememesi durumunda köle olarak teminat göstermekti. Ödenemeyen borçların sonucunda, binlerce Atinalı köle durumuna düşmüş, tarım azalmış ve kıtlık baş göstermişti. Solon cesur kararlar alır ve sadece borç köleliği sistemini kaldırmakla yetinmez, aynı zamanda halihazırdaki tüm borçları da iptal ederek tüm Atina için temiz bir sayfa açar. Zeytin ağacı ekimini ve ihracını desteklerken diğer tüm yiyeceklerin ihracını yasaklar. Atina kölelik ve borç yüzünden içine düştüğü buhrandan Solon’un cesur kararları sayesinde çıkarken, Solon bu halk desteğini fırsat bilerek reformlarını bir ileri adıma taşır ve  bugün bildiğimiz anlamda demokrasinin ilk tohumlarını atar; ilk olarak yönetimi paylaşan ailelerin sayısını aristokrat aile tanımını soyluluktan çıkartıp zenginliğe bağlayarak Atina’daki ticaretle zenginleşmiş ama soylu olmadıkları için yönetime katılamayan yüzlerce aileyi katarak genişletir. İkinci olarak ise, sıradan vatandaşların da yönetime katılabilmesi için genel kurul, yani meclisi tüm Atina vatandaşlarına açar. Her ne kadar hala ana yürütme ağırlıklı olarak artık tanımı zenginlik olan aristokraside de olsa, Atina halkı da artık mecliste oylamalara katılabilmekte ve vatandaşlardan oluşan kurullar önemli davalarda jüri görevi görebilmekteydi. Bu tarihte daha önce hiç benzeri görülmemiş bir katılım şeklidir. Ekonomik sorunları çözen, oligarşik yapıya zengin tüccar aileleri de katarak yönetimi çok daha geniş bir kitleye yayan ve akabinde meclisi de halka açarak kısıtlı da olsa tarihin bilinen ilk halk katılımını sağlayan reformlarını tamamlayan Solon, önceki tiranların aksine Atina halkına kurduğu sistemi 10 yıl boyunca koruyacaklarına söz verdirerek kendi isteğiyle tiranlıktan ayrılır ve yönetimi aristokratların ve halkın buluştuğu meclise bırakarak Atina’yı terk eder. Fakat ne üzücüdür ki, Solon’un kurduğu halk katılımı sağlayan sistem daha beş sene geçmeden rafa kaldırılır ve yine Solon’un kendi kuzeni Pesistratos tiranlığını ilan eder. Pesistratos tiran olmasına rağmen yönetimde olduğu 20 yıldaki yönetimi tarihçiler oldukça adil ve iyi olarak tanımlarlar, ta ki yerine oğulları Hippias ve Hipparkus tiran olana kadar. Kardeşi Hipparkus'un öldürülmesi ile iyice hırçınlaşan Hippias babası Pesistratos'un tam zıttıdır, tüm gücü elinde toplar ve gittikçe otokratikleşen bir yönetim kurar. Bu durum bugün demokrasinin babası olarak andığımız, Atina’lı asil bir ailenin üyesi olan Kleistenes Spartalılarla işbirliği yaparak Hippias’ı Atina’dan sürüp yönetime el koyana kadar sürer.

Harmodius ve Aristogeiton, zalim tiran Hipparkus'uşehir meydanında öldürerek tarihe tiran-kırıcılar (Tyrannicides) olarak geçen ve demokrasi kurulduktan sonra Atina'da şehrin meydanına Kleistenes tarafından heykeli dikilen iki kahraman Atinalı

Tarihin bilinen ilk sivil itaatsizlik eylemi, MO 507 Atina İsyanı
Kleistenes te aynı Solon gibi güçten çok reformlarla ilgilendiği için halkı tekrar yönetime katmak üzere uzun süredir kapalı olan meclisi açar ve buna tepki duyan aristokrat aileler Isagoras lideriğinde birleşirler. Milattan önce 507 yılında Isagoras Spartalıların desteği ile Kleistenes’e karşı darbe yapar ve Kleistenes’i Atina’dan uzaklaştırarak yönetimi ele geçirir. Isagoras meclisi kapatır ve tekrar tüm yönetim yetkisini az sayıdaki aristokrat aileye verir. Spartalı askerler ile yönetimi alan ve Kleistenes’i de sürgüne gönderen Isagoras ve aristokrat yönetim ekibini tarihe bir ilk olarak geçecek çok kötü bir sürpriz beklemektedir; meclisleri kapatılan Atina halkı öylesine öfkelenir ki, o gece sokağa çıkar ve isyan eder. Tarih binlerce isyanla doludur ama bu isyanı diğerlerinden ayıran ve tarihin ilk sivil itaatsizlik eylemi yapan bilinen hiç bir liderinin olmamasıdır, Atina halkı isyankar bir lider tarafından organize olmadan, tamamen kitlesel bir öfkeyle o gece sokağa çıkarak Spartalı askerleri şehrin ana meydanında sıkıştırır. Üç gün süren isyan sonucunda Spartalı askerler ve Isagoras canlarını kurtarmak için Atina’yı terk etmek zorunda kalırlar. Atinalılar tekrar meclislerini açar ve ilk iş olarak reformlarına devam etmesi için Kleistenes’i geri çağırarak yetkilendirirler. Bu olay sonrasında Kleistenes tarihte bilinen ilk "doğrudan demokrasi"yi tüm kuracak ve Atina halkının kendi kendini yönetmesini sağlayarak tarihe demokrasinin babası olarak geçecektir.
Demokrasinin doğuşu
Kleistenes tüm Atinalılara mecliste oy hakkı verir, zengin ya da fakir, soylu ya da halktan hiç farketmeksizin artık herkesin eşit oy hakkı vardır. Arkonlar artık sadece bir danışma kuruluna dönüşür, şehrin yönetimi ile ilgili tüm kararlarda meclis tek yetkilidir. Kleistenes tiranların tekrar ortaya çıkmaması için adına Ostraka (“ostracism”) denilen bir yöntem de icat eder; Atinalılar her yıl oylama ile belirledikleri bir kişiyi on yıllığına Atina dışına sürgüne gönderme hakkına sahiptir, bu yöntem sayesinde herhangi bir kişinin aşırı güçlenmesi durumunda (tüm malları korunarak ve geri geldiğinde iade edilmek üzere) Atina’dan uzaklaştırılması sağlanıyordu. Bu sistem aşırı kuvvetlenen kişileri sürgüne göndererek olası bir tiranlığın oluşmaması için adeta bir sigorta işlevi görüyordu.
Atinalıların en büyük rakibi ve komşuları Spartalılar, kendi şehir devletlerindeki düzeni aşırı bir eğitim-endoktrinasyon sistemi ve militer bir baskı politikası ile sağlıyorlardı. Atinalıların adına demokrasi dedikleri bu yeni icatlarının sonu fecaatle bitecek kısa süreli, naif bir heves olduğunu düşündüler ama yanıldılar. Sparta ilk fırsatta kaçmak için fırsat kollayan, baskı ile birarada tuttuğu militan vatandaşları ve agresif savaş politikaları ile ilerleyen yüzyıllarda yavaş yavaş yok olurken, Atina kendini devletin bir parçası olarak gören, sistemi sahiplenen, söz sahibi, özgür vatandaşları ve yarattıkları ticaret gücüyle kendi devrinin süper gücü haline geldi.
Kleistenes, Demokrasinin babası

22 Eylül 2013 Pazar

Kariye Kilisesi, Geç Bizans Mimarisi ve Paleologos Rönesansı'nın en güzel örneği

14. yüzyıl başında geçirdiği büyük restorasyon sonrasında halka açıldığında, Kariye Kilisesi'nin duvarlarındaki resimleri ilk defa gören Konstantinopolis halkı, yüzyıllardır alıştıkları derinlik duygusu olmayan, donuk ve fazlasıyla tanrısal ikonalar yerine gerçekçi, hümanist  ve en önemlisi derin bir perspektif duygusuyla adeta üç boyutlu resmedilmiş mozaikleri ve freskoları görünce çok şaşırmış olmalı. Sanat tarihçisi Otto Demus, Kariye Kilisesi'ni Bizans'ın ve alışılagelmiş Ortaçağ sanatının tüm kurallarının yıkıldığı yer olarak tanımlar. Birbirinden bağımsız ve neredeyse aynı anda, İtalyan ressam Giotto İtalya'da Arena (Scrovegni) Şapeli’nde ve bugün maalesef adını bilmediğimiz Bizanslı sanatçılar, Konstantinopolis Kariye Kilisesi'nde, Eski ve Yeni Ahit'in yüzyıllardır aynı donuk ve cansız şekilde resmedilen sahneleri ve yüzlerini bambaşka bir biçimde resmetmeye başlamıştı. Yaptıkları işin yüzyıllar sonra resmin Rönesans'ını başlatmak olduğunu bilseler herhalde onlar da en az yaptıkları sıradışı moziklari ve freskoları ilk defa gören halk kadar şaşırırlardı.



Kariye Kilisesi Tarihi Yarımada'da, Teodosius surlarının hemen içindedir. Antik Yunanca'da "kırsal alan, şehrin dışında kalan" anlamındaki Kariye (Chora) ismini ise bir zamanlar şehrin önceki sınırları olan Konstantin Surları'nın dışında olmasından alır. Eskiden bir çok yapıdan oluşan ve oldukça büyük bir manastır olan Kariye'den günümüze sadece kilise kısmı kalmıştır. İlk yapılış tarihi tartışmalı olmakla beraber 3. yüzyıl olduğu sanılmaktadır, o zamanki şehrin oldukça dışına yapılan yapı bir dini merkez olarak önemini 4. yüzyılda erken Hristiyanlık döneminde İznik'te Romalılar tarafından öldürülen Aziz Babylas'ın mezarının içine taşınması ile kazanır.

Giotto di Bondone - Scrovegni
Şapeli - 1306
İlk büyük yapısal genişlemeyi 6. yüzyılda İmparator Justinianus zamanında yaşayan manastır sonrasında birçok defalar yeniden yapılacak, onarılacak ve yeni yapılar eklenerek genişleyecektir. Mezarlık kısmı ilerleyen yüzyıllarda birçok patrik ve önemli azizi ağırlayacak olan manastır gittikçe önem kazanır. 11. Yüzyılda Sarayburnun'daki Büyük Saray'ın gözden düşüp yerine Manastır'ın tam yanındaki Blakernai Sarayı'nın kullanılmaya başlanması ile beraber dini törenlerde Aya Sofya'dan Kariye Kilisesi'ne kayar. 1204 -1261 yılları arasındaki Latin İstilası'nda Manastır maruz kaldığı yağma ve üstüne 1296 yılında meydana gelen depremle beraber tabiri caizse tam bir harabeye döner.
Tarihin en büyük şapkalı adamı, Methochites İsa'ya Kariye'yi takdim ediyor.
Bu mozaik hemen girişte ana kapı üstündedir.
Kariye'yi ayağa dönemin önemli ismi Theodore Methochites kaldırır. 1260 yılında İmparator Michael VII. Paleologos'un sarayının önemli isimlerinden George Metochites'in oğlu olarak İznik'de dünyaya gelen Methochites, Konstantinopolis'te iyi bir eğitim alır ve zamanla başbakanlığa (Mega Logothetes) yükseleceği İmparator II. Andronikos'un sarayında kendine danışman olarak yer bulur. Babası George Metochites gibi kendisi de Ortodoks ve Katolik Kiliselerinin birleşmesinin koyu bir taraftarıdır. Devlet adamlığının yanı sıra, yazar, filozof ve hatta bilimadamı da olan Metochites ölürken geriye şiirler, Aristocu ve Platoncu felsefe üzerine denemeler ve astronomi üzerine kitaplar bırakır. Yaşadığı devrin imparatordan sonra en zengin ve nüfuzlu şahsiyeti olan Methochites, her açıdan ilginç bir adamdır; başbakanlığa kadar yükselecek yönetim yeteneği ve azme sahip olan Methochites aynı zamanda felsefe denemeleri ve astronomi hesap tabloları yazan, hakkında söylenenlere göre gündüzleri devlet adamlığı geceleri bilim adamlığı yapan nevi şahsına münhasır bir şahsiyettir. O zamanlar çok revaçta olduğu üzere, aynı İtalyan Medici'ler gibi, Bizans'ın zengin aristokratları da servetlerinin bir kısmını sanat ve bilimi desteklemek için kullanır, çoğunlukla da  kilise yaptırır ve içinin resimlerini zamanın ünlü ressamlarına çizdirirdi. Bu bir çeşit günah çıkarma ve kazanılan gücün ve paranın bir kısmının halka geri ödenmesiydi. Yaptıran ister banker Medici'ler, ister başbakan Methochites olsun, yaptırılan ister cami, ister kilise olsun, demek ki hiçbir devirde çok para günahsız olmuyormuş... Neyse, konumuza geri dönelim, Methochites için rüzgar 1328 yılında imparator değişimiyle dönecek, yeni imparator kendine tehdit gördüğü Methochites'in tüm mal varlığına el koyup önce sürgüne gönderecek sonrasında ise bir keşiş olarak bir zamanlar kendi restore ettirdiği manastıra, yani Kariye'ye bir keşiş olarak dönmesine izin verecektir. Methochites hayatının son yılarında bir zamanlar gücü ve servetiyle yaptırdığı, duvarlarına sahip olduğu vizyonla resim sanatında bir devri kapatıp bir devri açacak kadar ilerici, görenleri hayretler içinde bırakan güzellikte mozaikler ile süslettiği manastırında hüzün ve melankoli içinde hayatının son yıllarını sıradan bir keşiş olarak geçirir ve 1332 yılında ölür. Mezarı Kilisenin içinde, cenaze şapelinde, Paracclesion kısmındadır.

Kariye'de her biri Eski ve Yeni Ahit'ten önemli sahneleri resmeden yirminin üstünde mozaik olmasına rağmen bu yazıda en beğendiğim ve sanatsal açıdan önemli bulduğum üç tanesini detaylı olarak anlatmaya çalışacağım:

Suriye valisi Cyrenius'un huzurunda nüfus sayımı ve vergi için kayıt olma


Bu mozik kilise narteksinin sol kısmında bulunur. Tüm yapının en güzel mozaiklerinden biridir. Yapan sanatçının arkadaki binalar ve ağaç ile yarattığı derinlik ve perspektif duygusu ve yüzlerdeki canlı ifadeler şaşırtıcı derecede güzeldir. Mozaiğin konusuna gelirsek; Roma İmparatoru Augustus vergi hesaplamaları için tüm Roma vilayetlerinde nüfus sayımı yapılmasını emreder, o devirde nüfus sayımlarında herkes doğduğu şehre giderek sayıldığı için Yahya'da eşi Meryem'i de alarak yaşadıkları şehir Nasıra'dan memleketi Beytüllahim'e gider. Mozaik, o zaman ki Suriye valisi Cyrenius'un huzurunda vergi için nüfusa kayıt olan Meryem ve hemen arkasında Yahya'yı gösterir. Mozaiğin sol tarafında Cyrenius arkasında bir Roma askeri ile altın bir tahtta oturmakta, orta tarafta iki nüfus ve vergi memuru kayıt işlemini yapmakta ve sağ tarafta ise Meryem ve Yahya sorulan sorulara yanıt vermektedir.

Paracclesion, cenaze şapelinde ki Anastesis (Mahşer günü) konulu fresko.





Paracclesion kısmının sonundaki yarı kubbededir ve beyazlar içindeki İsa'nın mahşer günü cehennemin kapılarını kırarak Adem ve Havva'yı mezarlarından çıkarıp diriltmesini anlatır.  Buradaki en ilginç detay freskonun sol tarafında ki kalabalığın önünde duran Abil'dir. Havva ve Adem'in çocukları Kabil, ilk doğan insan ve kıskançlıkla öldürdüğü öz kardeşi Abil ise ilk ölen insandır. Burada Abil elinde tuttuğu çoban asası ve arkasında duran azizler ile resmedilir, arkasına doğru bakar, öz kardeşi tarafından öldürülen Abil'in yüzündeki genç ve hüzünlü ifade etkileyicidir. Bu fresko 14. yüzyılın başında çizilirken Caravaggio ve Rembrandt'ın karanlık fonların önünde bizi resmin öznelerine ışık tutarak büyülemesine daha yüzyıllar vardı ama simsiyah gecenin ve yıldızların içine yerleştirilmiş bembeyaz giysileriyle İsa bakana daha ilk anda ben burdayım der.


Meryem'in anne ve babası Anne (Hannah) ve Joachim'in  (İmran) Meryem'in doğacağı müjdesine beraberce sevinmeleri


Bu mozaik Meryem'in hikayesinin anlatıldığı iç narteks kısmındadır. Çocukları olmayan Hannah ve İmran'a Meryem'in doğacağı müjdesi melekler tarafından verilir. Bu mozaikte beni etkileyen Hannah ve İmran'ın birbirlerine sarılışlarının doğallığı ve güzelliğidir; bu hem Ortodoks hem de Katolik kiliselerinde çokça resmedilen "Tanrıanasına (Meryem) gebe kalış" (the conception of the theotokos) isimli freskodur ve böylesine gerçekçi, yüzlerin öpüşürcesine birbirine yakın olduğunu bundan öncesinde, Ortaçağ'da pek görmeyiz.

Click here for English

21 Nisan 2013 Pazar

Akdeniz’in tahıl ambarı Mısır

Bundan bir süre önce Roma halkının bedava "ekmek ve eğlence" uğruna politik özgürlüklerinden vazgeçtiklerini söylemiş ve meselenin eğlence kısmından, yani devlet tarafından halka sunulan gladyatör dövüşleri ve at arabası yarışlarından bahsetmiştik. Bu yazıda işin bedava "ekmek" kısmını konuşacağız; Roma ve Konstantinopolis'te her gün halka bedava ekmek dağıtmak, Roma ve Bizans İmparatorluklarında yöneticiler için isyansız ve sorunsuz bir şekilde iktidarda kalabilmenin en önemli şartıydı. Osmanlı zamanında ekmek artık tüm başkent halkına değil, sadece imaretler aracılığıyla yoksullara dağıtılıyordu ama veziri azamın en önemli görevlerinden biri her hafta bizzat çarşı pazar gezip ekmeğin gramajını ve fiyatını, tahıl ambarlarındaki tahıl stoğunun miktarını kontrol etmekti. Tam iki bin yıl boyunca, Roma'dan Bizans'a, Bizans'tan Osmanlı'ya, başkentin tahılının büyük kısmı tek bir yerden, Msır'dan, namı diğer “Akdeniz'in tahıl ambarı”ndan geldi. Oxford Üniversitesi'nden Tarihçi Peter Garnsey İmparator Agustus zamanında, birinci yüzyılda Mısır'dan Roma'ya yılda yaklaşık yüz bin ton tahıl gönderildiğini söylerken, dördüncü yüzyılda Mısır'dan Konstantinopolis'e şehrin o zamanki nüfusu olan yarım milyon insanı doyurmak için yılda yaklaşık iki yüz elli bin ton tahıl gönderilmekteydi. Mısır'dan yelkenli gemilerle gelen tahıl bugünkü adı Bozcaada olan Tenedos'ta depolanır, Konstantinopolis'e ihtiyaç kadar yavaş yavaş gönderilir ve bu tahıllardan yapılan ekmekler her sabah başkent halkına bedava dağıtılırdı.  Bizans İmparatoru Justinianos zamanında Konstantinopolis'te günde yaklaşık seksen bin somun ekmek dağıtılmaktaydı. Bedava ekmek uygulaması, Arapların Mısır'ı Bizans'ın elinden almasıyla bitmiş ve artık ağırlıklı Balkanlar'dan gelen tahılla yapılan ekmek halka ilk defa parayla satılmaya başlanmıştı. "Tahıl ambarını" kaybeden imparatorluğun başkentinin halkı bin yıldır bedavaya yediği ekmeğe ilk defa para verince kendini çok kötü hissetmiş olmalı. Duygulardan bahsetmişken, bir de yüzyıllar boyunca tahılını vergi olarak sömürgecisinin başkentine gönderen Mısır halkının duygularından da bahsetmek gerekir belki. 16. Yüzyılda Osmanlı Mısır'ı Memluklerden alınca tahıl yüklü gemiler tekrar İskenderiye'den İstanbul'a doğru yola çıkarlar ama ekmek bir daha bedava olmaz.

Mısır duvar resmi / Buğday Hasatı
Mısır'ın liman şehri İskenderiye gerek başkent Roma iken, gerek Konstantinopolis iken, Roma'nın, Bizans'ın ve Osmanlı'nın en önemli ikinci şehri oldu. Her üç imparatorluğun da başkentindeki kalabalık nüfus Mısır'dan gelen tahılla karnını doyurduğu için Mısır'ın yönetimi de her zaman diğer vilayetlerden farklı ve yarı özerk oldu. Ama asla yerel olmadı; Mısır, Mısırlılara bırakılamayacak kadar değerli bir şeye sahipti. Akdeniz etrafında Mısır kadar çok, atanmış yöneticilerin isyan edip bağımsızlıklarını ilan ettikleri vilayet pek yoktur. Mısır valisinin tahıl gemilerini başkente göndermeyi durdurması hemen önlem alınmaması durumunda zincirleme bir reaksiyona yol açıyor, birkaç ay içinde başkentte iktidarın sihirli değneği olan bedava ekmek uygulaması bitiyor sonrasında ekmek parayla bile zor bulunuyor ve sonunda halk imparatora veya sultana isyan ediyordu. Yani Mısır valisi her üç imparatorlukta da imparatordan sonraki en kuvvetli ve imparatora karşı da en büyük riski teşkil eden yönetici oluyordu.

Pompei duvar resmi / Ekmek fırını
Roma zamanında tüm diğer eyaletlerin başında senatodan yetki alan valiler varken İskenderiye'nin yöneticisi imparator tarafından atanır, "praefectus" sıfatı taşırdı ve diğer valilere göre çok daha fazla yetkiye sahip olurdu. Mısır'da ilk isyan Roma İmparatoru Markus Aurelius zamanında çıkar, 175 yılında Mısır'ın komutanı Avidius Kassius bağımsızlığını ilan eder ama isyan bastırılır. 193 yılında Mısır komutanı Pescennius Niger kendini imparator ilan eder. Roma imparatoru Septimius Severus, oldukça esmer olduğu için ismi siyah anlamına gelen Pescennius Niger'in ordularını yener ve Mısır'ı geri alır (kaderin oyunu bu ya, Septimius Severus  bu isyanı bastırır bastırmaz bu sefer de imparatorluğun kuzey batisina, teni ve saçları çok açık renkli olduğu için ismi beyaz anlamına gelen İngiltere ve İspanya valisi Claudius Albino'nun isyanını bastırmaya gidecektir). Niger isyanı ile ilgili, Nikea (bugünkü İzmit) doğumlu Roma senatörü ve tarihçi Kasius Dio’dan öğrendiğimiz bir başka ilginç hikaye ise Bizantium yani bugünkü İstanbul'un da tarihindeki en büyük yıkımı bu isyanla görmüş olduğudur; Septimius Severus kendisine karşı Niger'in yanında saf tutan, tabiri caizse “yanlış ata oynayan” Bizantium'u , şehri aldıktan sonra ceza ve ibret olsun diye surları ve tüm önemli binaları dahil olmak üzere yerle bir eder ve halkının yarısına yakınını öldürür.  Üçüncü yüzyılda vilayetlerden biri iken Roma'ya isyan ederek kurulan Palmira İmparatorluğu ilk iş olarak tahıla ulaşmak üzere Mısır'ı alır ve Roma'ya giden tahılı keser. Sonrasında Roma ordusu gelir ve hızla tekrar Mısır'ı geri alır. Bizans İmparatorluğu zamanında ise Konstantinopolis'e gönderilen tahıl altıncı yüzyılda Sasanilerin iştahını kabartır, Bizans İmparatoru Heraklius Mısır'ı işgalci Sasanilerden geri almayı başarsa da sonunda 641 yılında Arap işgaline engel olamayacak, takip eden dokuz yüzyıl boyunca Mısır dört defa daha el değiştirecektir, sırasıyla Araplar, Fatımiler, Eyyubiler ve Memlukler tarafından işgal edilecek ve Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim'e kadar Mısır'dan İstanbul'a tahıl akışı duracaktır. Osmanlı imparatorluğu da Mısır'ı korumak için büyük emek harcayacak ama daha 1800'lerin başında aynı Roma ve Bizans zamanında olduğu gibi kendi valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'ya kaptıracaktır. Kavala doğumlu Osmanlı Paşası Mehmet Ali Mısır'da kuşaklar boyu babadan oğula geçecek olan kendi Hidivliğini ilan edecek ve Mısır'ın hâkimiyetini aldıktan sonra Suudi Arabistan, Sudan, Kudüs, Beyrut ve Suriye'yi de alacak ve adeta imparatorluk içinde imparatorluk kuracaktır. Yönetimin babadan oğula geçtiği Mısır Hıdivliği sadece kağıt üstünde Osmanlının bir vilayeti olur ve hatta II. Mahmud'la yaşadığı bir anlaşmazlık sonucunda kızıp ordularıyla Mısır'dan İstanbul'a yürüyen Kavalalı'yı Osmanlı ancak Kütahya'da Rusların yardımıyla durdurabilmiştir. Yabancı devletlerin araya girmesiyle Mısır'a dönen Mehmet Ali Paşa öldüğünde geriye 100 yıl boyunca Mısır'ı yönetecek olan hanedanını bırakır.
Kavalalı Mehmet Ali Paşa
Son yüz elli yılda hem dünya hem de gelişmiş ülkelerin gelişmemiş ülkelere bağımlı oldukları ihtiyaçları çok değişti. Bugün modern tarım teknikleri sayesinde ABD dünyanın en büyük tahıl ihracatçısıyken, uğruna bunca savaş çıkan Akdeniz'in eski "tahıl ambarı" Mısır bugün dünyanın en fazla tahıl ithal eden ülkesi. İnanılmaz değil mi? Buna mukabil, dünyanın en çok petrol ihraç eden ilk on ülkesi ağırlıklı Ortadoğu ülkelerinden oluşuyor. Mısır'ın yerini doğal kaynak zengini Ortadoğu ülkeleri, tahılın yerini ham petrol, tahta yelkenlilerin yerini dev tankerler aldı ama ne mal akışının yönü ne alan-verenin ilişkisinin özü iki bin yıldır değişmedi. Başkentindeki kalabalık nüfusun tahıl ihtiyacını karşılayamazsa çıkacak isyanla tahtını kaybedecek Roma imparatorunun, seçimlerden önce ham petrolün varil fiyatına dertlenen başkandan pek bir farkı yok.

Click here for English

4 Şubat 2013 Pazartesi

Bir etik rehber olarak İlyada

Annesi Musa’yı bir sepette Nil Nehri’ne bıraktıktan 400 yıl sonra, Meryem’in Nasıra’da İsa’yı dünyaya getirmesinden 1200 yıl önce, bugünkü Türkiye’de, Çanakkale’de, bir Anadolu uygarlığı olan Troya şehri Yunanistan’dan gelen Akhalar yani Hellen kavimleri tarafından 10 yıllık bir savaştan sonra yıkıldı. Biz bugün, 3200 yıl sonra, bu savaşın hikâyesini İzmirli şair Homeros’un destanı İlyada’dan öğreniyoruz.
Homeros’un İlyada Destanı’nı derlediği milattan önce sekizinci yüzyıldan, modern anlamda felsefenin köklerinin Atina’da filizlendiği dördüncü yüzyıla kadar, dört yüzyıl boyunca İlyada Ege Denizi etrafında Yunan toplumunun değerlerini belirleyen yegâne yazılı eser olur. Bugün bizim için güzel bir şiir, eski bir destan olan bu kitabın o zamanlarda farkli bir islevi vardı. İlyada eğitim için kullanılan neredeyse tek yazılı metindi. Okul eğitiminin ve dini eğitimin en önemli kısmı İlyada ezberiydi. Bugün nasıl insanların büyük çoğunluğu değerlerini, doğrularını ve yanlışlarını inandıkları dinlerin kutsal kitaplarından öğreniyorsa, o zamanlar da bunları İlyada’dan öğreniyordu.  Ta ki Sokrates ve Platon, İlyada’da bahsedilen, tanrıların insanları gönüllerince cezalandırıp ödüllendirdiği dini düzenle, şan ve şerefin sadece savaşlardaki cesaret ve dirayetle kazanıldığı etik sistemin felsefe ile eleştirisini yapıp, “Neye göre yaşamalıyız, doğru ve yanlış nedir? Etik nedir?” sorularını sorana kadar. Homeros’un sorumsuz tanrılarını eleştirmek, gençleri zehirlemekle suçlanan Sokrates’in hayatına mal oldu. İki filozof bir manada kutsal kitabı İlyada olan çok tanrılı pagan dinleri bitirip, bildiğimiz anlamda tek tanrılı ve kutsal kitaplı dinlerin kapısını açan süreci başlatıyordu, her ne kadar tam olarak istedikleri bu olmasa da…
Büyük İskender mezara Homeros’un İlyada’sının konulmasını emrediyor. - Jean Pénicaud III – 16. YY. Hocası Aristoteles de olsa, Büyük İskender de İlyada ezberi ile yetişmişti, rivayete göre her akşam yastığının altına İlyada’yı koyarak uyurmus.
İlyada’nın Dili
Homeros aslında bu savaştan yaklaşık 400 yıl sonra yaşamıştı, on beş bin küsur dizelik destan şiiri tek başına yazdı demektense, sözlü bir geleneğin ürünü olan, yüzyıllardır biriken, birbirinden ayrı parçaları derledi ve İlyada’yı oluşturdu demek daha doğru olur sanırım. Onun yaşadığı yıllarda muhtemelen İlyada çoktan oluşmuştu ve dizeleri gezgin ozanlar tarafından ezbere söyleniyordu, O ise muhtemelen bu dizeleri alıp yazıya döken ilk kişiydi.
Homeros – Büst – Helenistik Dönem
Bugün bizler bu dizelerin kendi dilimize çevirilerini okuyoruz. Şiirler en iyi çeviride bile orijinalinin tadını veremezken, insan haklı olarak çevirisi bile böylesine güzelse kim bilir aslı ne kadar güzeldi acaba diye düşünür. Homeros bu dizeleri İon lehçesiyle eski Yunanca olarak yazdı, artık koskoca dünyada çok az sayıda insanın İlyada’yı Homeros’un dilinden okuyabildiğini düşünmek garip bir his. Aşağıdaki linkten Kansas Üniversitesi’nde Eski Yunanca ve Latince profesörü Stanley Lombardo’nun sesinden İlyada’nın, Homeros’un yazdığı Eski Yunanca okunuşunu bulabilirsiniz; dilinin neye benzediğini anlamak ve fikir vermesi için faydalı olabilir. Ben maalesef Yunanca bilmiyorum ama eğer kulaklarım beni yanıltmıyorsa, modern Yunancadan oldukça farklı ve tam da hayal ettiğim gibi bir müziği var. İnsanlar bu destanı üç bin yıldır boşuna bu kadar sevmemiş.
https://www.youtube.com/watch?v=blRs0_gFG4Q


Akhilleus can dostu Patroklos’un yaralarını sarıyor. – MÖ 5. Yüzyıl Yunan vazo deseni
Destanın konusu
Koskoca İlyada’yı bir paragrafta özetlemeye çalışmak iddialı bir girişim olacak ama çaresiz deneyelim;
Hikaye Troya savaşı esnasında Yunan kralı Agamemnon’un yine kendi tarafında savaşan Akhilleus’un tutsağı Briseis’i zorla alması üzerine, Akhilleus’un Kral Agamemnon’a küserek savaşmayı reddetmesi ve çadırına çekilmesi ile başlar.  Sonrasında en yakın dostu Patroklos’un öldürülmesi üzerine tekrar savaşa katılan Akhilleus’un, Troyalı Prens Hektor’u öldürmesi ve cesedini babası Troya Kralı Priamos’a vermesi ile son bulur. Birçok insanın zannettiğinin aksine kitapta on yıllık savaşın ne başı ne sonu vardır; Homeros bize sadece savaşın dokuzuncu yılında elli bir günlük bir süreyi anlatır. Her ne kadar destanda Homeros bize savaşın çıkış hikayesini, yani Troya Prensi Paris’in Yunan prensesi Helen’i kaçırması üzerine, bir kadın anlaşmazlığı sonucunda çıktığını anlatsa da savaşın sonundan pek bahsetmez,  Troya Atı ve benzeri hikayeler için Odysseia ve dönemin diğer destanlarını okumanız gerekir. 
Hikayenin kahramanı Akhilleus gibi gözükse de bence aslında gizli kahraman Paris’in kardeşi Hektor’dur. Hektor hikayedeki tek doğru ve sorumluluk sahibi kahramandır. Kendisinin başlatmadığı bir savaşta şehrini, yeni doğmuş bebeğini ve karısını korumaya çalışır. Başına gelenleri kabul edişindeki olgunluk, sorumluluklarına olan bağlılığı insanı şaşırtır. Kendisi de Anadolulu, İzmirli olan Homeros, destan boyunca Hellenlerin yiğitliklerini ve cesaretlerini över ama aslında satır aralarında gerçekte övdüğü, medeni ve akıllı Troyalılardır. Destanın artık tüm Ege Hellen hâkimiyeti altındayken yazıldığını, İonyalı yani Anadolulu bile olsa yazarın koruması gereken politik dengeler olduğunu unutmamalıyız.
Hektor’un cesedi Troy’a taşınıyor.- MÖ 2. YY – Roma kabartması – Louvre Müzesi
Şimdi gelelim gerçek hikayeye; Hellenler Yunanistan’a kuzeyden inen kavimlerdir ve bir sonraki durakları toprakları, zenginliği ve medeniyetiyle iştah kabartan Anadolu devleti Troya olur. Yani bu son derece pragmatik, ekonomik sebeplerle şekillenmiş, genişleme amaçlı bir yağma savaşıdır. Destan Hellen hakimiyeti esnasında yazıldığı için Hellenlerin bu savaşı Prenseslerinin kaçırılması üzerine haklı olarak çıkardıklarını iddia eder ve işgali aklamaya çalışır. Savaş Hellen kavimlerinin Anadolu’daki zenginliğe, ticarete ve özellikle bronza ulaşması için yapılır. O esnada Anadolu’da bulunan Hititler, Frigyalılar ve Lidyalılar muhtemelen Troyalılarla müttefik olur ve Troya saflarında Anadolu’yu korumak için savaşa katılır. Hellen tarafı da yine bir toparlama ordudur, Agamemnon’un başında olduğu ordu tüm Hellen krallıklarından, yani Ege’nin karşı tarafından toplanır.
Troya savaşı aynı zamanda Anadolu’daki Hellen hakimiyetinin de başlangıç noktasıdır.
Tanrılar
Homeros destana tanrıları da dahil eder, neredeyse insanların yanında onlar da saf tutar ve savaşır. Buradaki ilginç nokta ise Anadolu’ya gelen Hellenler’in kendi pagan tanrıları ile Anadolu’daki Troya, Lidya, Frigya ve Hitit medeniyetlerinin pagan tanrılarını birleştirerek oluşturdukları Olimpos Tanrıları’nın üstü kapalı doğuş hikayesini destanda bulmamızdır. Destan boyunca Hera, Athena ve Poseidon Hellenlerin yanında, Apollo, Afrodit ve Artemis Troyalıların yanında yer alır. Bu tanrıların da savaşa destekledikleri tarafların yanında katıldıklarını görürüz. Bu da son derece doğaldır, zira savaş sadece Anadolu ve Hellen halklarının savaşı olmaktan çıkmış, aynı zamanda Anadolu kökenli pagan tanrılarla Hellen kökenli pagan tanrıların da savaşına dönüşmüştür. Savaş bitip de Ege’nin her iki yakasında da Hellen hakimiyeti kurulunca, Anadolu kökenli pagan tanrıları da Hellenlerin içinde erimiş ve bence dengeyi korumak için bir de tarafsız lider kültü (Zeus) ile iki halkın dini inançları arasında bir ortak uzlaşmaya varılarak bugün bildiğimiz Yunan mitolojik tanrıları ortaya çıkmış.
Anadolu kökenli tanrı Apollo
Bir etik rehber ve eğitim aracı olarak İlyada
Din kitapları toplumların etik değerlerinin ve sosyal kurallarının yazılı halde vücut bulmuş, coğrafyadan coğrafyaya değişen ritüeller ile süslenmiş halidir. Bu bağlamda, tüm öğrencilere ezberletilmesi, Olimpos tanrıları ile ilgili neredeyse tek yazılı kaynak olması ve toplumun değerlerini belirlemesi açısından İlyada’nın dört yüzyıl boyunca Ege kıyılarında sahip olduğu etki bir din kitabı etkisidir denebilir.
İlyada’nın okuyucusuna sunduğu dini ve etik değerleri aşağıdaki gibi özetleyebiliriz; 
-          İnsanlar tanrılara inanmalı ve onlara kurbanlar sunmalıdır. Tanrılar insanların kaderi üzerinde tam hüküm sahibidir.
-          Tanrılar herhangi bir etik anlayışıyla hareket etmez ve karar vermez; tanrılar istediği için son derece güzel ya da sıkıntılı bir hayatınız olabilir ve bunun neyi hakkettiğinizle hiçbir alakası yoktur. İlyada’da Zeus’un Agamemnon’u yanıltmak amacıyla ona yanlış bir rüya gördürmesi ve bu manada yalan söylemesi bunun en basit örneğidir. Ayrıca Homeros’un tanrıları yeri gelir birbirleriyle de kavga eder; bunun insanlar açısından ne büyük bir problem yaratabileceğini kolaylıkla hayal edebilirsiniz, birbirinden farklı beklentileri olan tanrılarınız var ve birini memnun etmek isterken ötekini kızdırmak kaçınılmaz oluyor. Tanrılarınız birbirleriyle kavga ediyor, kızıyor, kıskanıyor, aldatıyor, yalan söylüyor ve sizin iyiliğinizle ilgili hiçbir tasaları yok. 
-          Hayatta en önemli şey şan ve şereftir, bunlar savaşta ne derece cesur ve dirayetli olmanızla kazanılır ya da kaybedilir. Adil, yardım sever, dürüst ve çalışkan olmanız görece önemsizdir. 
-          Etik olarak son derece yanlış işler dahi “tanrıların onayı” varsa yapılabilir.
Gelelim bugün bildiğimiz anlamda felsefenin başladığı ve insanların, “Doğru nedir, neye göre yaşamalıyız?” sorularını ilk defa sordukları milattan önce dördüncü yüzyıla; Plato Cumhuriyet’te, Aristoteles ise Poetika’da eğitimin İlyada ezberleri ile yapılmasına karşı çıkar. İnsanlar iyi ve kötüye kendi akıllarıyla karar verebilmeli, tanrıların her istediği olmamalıdır. İnsan kendi başına gelenlerden büyük ölçüde kendi sorumlu olmalıdır, hele de tanrılar böylesine sorumsuz ve vurdumduymaz olunca.



Sokrates’in Ölümü - Jacques-Louis David – 1787 / Sokrates gençleri sorularıyla zehirlediği için baldıran zehriyle idam edildi.

Sokrates Atinalıların canını inançlarını “Sokratik Yöntemlerle” sorgulayan sorularıyla sıkar ve bedelini canıyla öder. Mahkemede Sokrates’i dinsizlikle suçlayan Meletus’un Atina’daki gezgin ozanları temsil etmesi bile birçok şeyi açıklar. Sokrates, Homeros’un tanrılarını ve İlyada’yı, yani Meletus ve arkadaşlarının ekmek kapılarını eleştirince belli ki ondan kurtulmak istemişler.
Sokrates’in öğrencisi Platon ise ilk defa tanrıları bugün bildiğimiz anlamda “iyi” ve “doğru” olarak biçimlendirir. Platon’un tanrıları artık yalan söylemez, eşlerini aldatmaz, kıskanmaz ve insanlara kötülük yapmazlar. İdea kavramını geliştirir, yani görüp dokunduğumuz her şey ideaların bir simgesidir, içinde yaşadığımız dünyayı gerçek sanmamıza rağmen sadece gerçeğinin bir suretidir.
Platon’un öğrencisi Aristoteles ise Platon’un idealar ile “göklere” taşıdığı felsefeyi ampirik gözlemler ve deneylerle “dünyaya geri indirir”. Artık insanlık bir çağı kapatıp başka bir çağı başlatmaktadır. İlyada artık sadece çok güzel bir destan olacak, ilerleyen yüzyıllarda yerini yavaş yavaş Yeni Ahit’e bırakacaktır.

Atina Okulu (Detay)– Rafael – 1510 / Solda Platon eliyle “gökyüzünü ve cenneti” işaret ederken, sağda felsefeyi gözlem ve deneyle somutlaştırıp göklerden yere indiren öğrencisi Aristoteles ise “yeri” işaret ediyor.